“Bize Yaptıran Allahtır” üzerine!!!

1
Mehmet Gündoğdu
Latest posts by Mehmet Gündoğdu (see all)

 “Bize Yaptıran Allahtır”cümlesinin ifade ettiği mana; çok derin siyasi, dini, boyutunun yanında, itikadi, kelami ve felsefi açıdan çok büyük bir problem konusu olduğu tarihi bir gerçektir.

Buna Kader problemi denir. İtikatta Cebriyye mezhebinin görüşünü ifade eder. Bu söylem ve anlayışın ilk gündeme geldiği zaman dilimi, Emevilerin ilk dönemine tekabül eder.

Emevî saltanatının erken dönemde kader problemi konusunda üç ana akım ortaya çıkmıştır.

1.Cebriyye Akımı

Cebr (zorunluluk) kavramı, mutlak olarak kuldan fiili nefyedip/kaldırıp Allah Teala’ya izafe etmektir. Bu bağlamda kulun hiçbir şeye gücünün yetmeyeceğini, onun fiillerinde hür olmayıp, kudrete, irade ve ihtiyara/seçmeye sahip olmadığını fikrî açıdan savunan akımdır.

Bu akım Cebriye adı ile karşımıza çıkmaktadır. Fiillerin zorunlu (cebrî) olduğunu benimsediğinden, cezâ ve mükâfâtın da cebrî olduğunu kabul etmektedir.

Emevîler döneminde başta sultanları, bürokratları ve yöneticileri, olmak üzere bu iddiaları ortaya atıp savunmuşlardır.

Cebriyye fikirlerini ilk defa dile getiren zâtın Ca’d b. Dirhem(v. H. 106-120/M. 724- 737) olduğu, onun görüşlerini daha sonra, Cehm b. Safvân’ın yaydığı yaygın bir kanaat olarak kabul görmüştür.

İlâhî cebr (zorunluluk) adı altında, insanların başına gelen olayların önceden tayin edildiği anlamında “kader” düşüncesini sistematik olarak ilk defa Emevî iktidarı savunmuştur. Onlar zorla ele geçirdikleri iktidarı halk nezdinde meşrûlaştırmak için bu yola başvurmuşlardır.

Zulüm ve haksızlıkların “kader” üzerinden meşrulaştırılması, haksızlıklara karşı kitlelerin muhalefetini önlemeye ma’tuf olmuştur. Halk arasından muhâlefet eden kimseler için ise “mülhid, müşrik, kâfir, münâfık, hain” gibi küfre delalet eden çeşitli kelimeler kullanılmaya başlanmıştır. Yine kendilerine muhalefet eden kimseler, Emevîler tarafından “müslümanların dinine/İslama karşı çıkanlar” olarak görülmüş. Din düşmanları olarak nitelendirilmiştir.

2.Kaderiyye Akımı

Bu akım, Cebriyye akımına karşı doğmuş bir akımdır. Ana hatlarıyla:

İnsanın sorumluluğunu ve hürriyetini kabul etmek suretiyle, insanın fiilini yapma gücüne (istitâat) muktedir olduğunu savunmaktadır. Onlar, Allah’a herhangi bir kötü iş veya günahın isnad edilemeyeceğini, çünkü, hayır ve hasenâtın (iyilik ve iyi işler) Allah’tan, şer ve seyyiâtın (kötülük ve kötü işler) ise kullardan kaynaklandığını benimsemektedirler.

Hürriyetçi akımın vücud bulmasını sağlayanların başında “Kaderiyye” olarak isimlendirilen sistemin kurucuları durumundaki Ma’bed el-Cühenî (v. 83/702) ve Ğaylân ed- Dımaşkî (v.105/723) gelir.

Emevîlerin  cebri düşüncelerinden kaynaklanan uygulamalarına karşı toplumun bazı kesimlerinden tepkiler gelmeye başlamış, insanlar, onların haksız uygulamalarını “Allah’ın kaderiymiş gibi göstermelerini soruşturmaya başlamışlardır.

En sert tepkiyi de Kaderiyye (hürriyetçi akım) mensupları vermiştir. Ancak bu tepkiler şiddetli bir şekilde Emevîler’den karşılık görmüştür. Egemenliği ellerinde bulunduran Emevîler, yönetme yetkisi kendilerine Allah tarafından bahşedildiğinden (!), kendilerine karşı düzenlenecek bir muhalefet girişiminin Allah’a karşı itaatsizlik olduğunu iddia etmişler, karşı gelenin öldürülmesini helâl saymışlardır.

3.Ehli Sünnet vel-Cemaat Akımı

Emevîler Döneminde kader konusuna ilişkin temel yaklaşımları ortaya koyan akımlardan bir tanesi, kaderi isbat etme konusunda aşırı davranan cebrî/Cebriyye akımı;

Diğeri ise kaderi inkar etme konusunda aşırı davranan hürriyetçi akım/Kaderiyye idi

Yine bu dönemde örnekleri görülen, (bizim mu’tedil akım olarak adlandırdığımız), her iki akımın ortasında bir noktada, kader anlayışlarını belirleyen grubtur ki, bu akıma daha sonra Ehli Sünnet vel-Cemaat adı verilmiştir.

Mutedil akımın öncüleri olarak, Ebu Hanîfe(v.150/767) ve Hasan Basrî’dir;

Ayrıca Ebu Hanîfe ile büyük ölçüde kader anlayışları örtüşen İmam Cafer(v.148/765) ile bu dönemdeki kader inkârcılarına karşı risâleler kaleme almış olan Hasan b. Muhammed el-Hanefiyye(v.100/718)dir.

Kader hakkındaki fikirlerini daha ziyade el-Fıkhu’l-Ekber ve el-Fıkhu’l–Ebsat adlı

risâlelerinden öğrendiğimiz Ebu Hanîfe, bu konudaki tavrını şöyle ortaya koyar.

Allah, kullarının hiçbirini iman veya küfre zorlamamış, onları mü’min veya kâfir olarak yaratmamıştır. Fakat onları şahıslar olarak yaratmıştır. İman ve küfür kulların fiilleridir. İnsanların hareket ve sükûn gibi bütün fiilleri sadece kendi kesb (kazanç)leridir. Onların yaratıcısı ise Yüce Allah’tır. Fiillerin hepsi, kulun seçmesi, Allah’ın dilemesi, ilmi, hükmü ve kaderi ile olmaktadır. Yalnız Allah’ın iyilik içeren fiillere muhabbeti, rızası ve emri söz konusu iken, kötü fiillere karşı muhabbeti, rızası ve emri yoktur”  (Ebu Hanîfe, el-Fıkhu’l-Ekber (İmam-ı Âzam’ın Beş Eseri içinde), çev. Mustafa Öz, s. 57).  Ebu Hanîfe, böylece fiillerin Allah tarafından yaratıldığını, kul tarafından da kesbedildiğini/kazanıldığını ortaya koymaktadır.

İşte bizim  “Bize Yaptıran Allah’tır” sözünün ifade ettiği cebri düşünceye karşı bakış açımız, İmam Azam Ebu Hanîfe’nin bu düşünceleri  doğrultusundadır.

Emevîler’in kader anlayışı

Hz. Peygamber vefat ettikten sonra, Müslümanlar arasındaki en önemli ihtilaf, hilafet meselesi olmuştur.  Bu problemin çözülmesinden Hz. Ali dönemine kadar ümmetin birliği, ufak-tefek tatsızlıklar olmasına rağmen muhafaza edilmiştir.

Hz. Ali döneminin sonunda gerçekleşen Cemel ve Sıffin Savaşları ve Tahkim hadisesinden sonra ortaya çıkan tartışmalar, siyâsî konulardan usûle dair konulara kaymıştır. Usûle dair yapılan tartışmaların ilki ise belki de ümmetin ikinci önemli ihtilaf sebebi, kader problemi olmuştur.

Emevîler, hilafeti Hz. Ali’den gasbedip, hilâfet rejimini saltanat rejimine çevirdikten sonra, toplumdaki memnuniyetsizliği gidermek için, özellikle Muaviye (v.60/680) ve çevresi kendilerini dînî yönden temizleme ve meşrûlaştırma gayretine giriştilerdir.

Bu temizleme ve meşrulaştırma propagandasında, kendilerine kalkan olarak “kader”i kullandılar.

Daha Hakem olayından hemen sonra, Muaviye bu konudaki düşüncesini açıkça ortaya koymuştur: “ Allah’ın yardım ettiği kazanmış, yardımsız bıraktığı ise kaybetmiştir”.

Muaviye, bir hutbesinde de “Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri, bizim yanımızda olmasın, ama biz onu bilinen bir miktar ile indiririz”( Hicr, 15/21 ) ayetini okuduktan sonra şöyle diyordu: “Ben Allah’ın hazinelerinin bekçisiyim; Allah’ın verdiği kimseye verir, menettiği kimseden de men ederim.”

O, kendisinin nasıl iktidara geldiğini ise şu cümlelerle açıklıyordu: “Rabbim bu iş (iktidar) için beni ehil görmeseydi, onu bana bırakmazdı. Bizim şu anki konumumuzu Allah beğenmeseydi, onu değiştirirdi.”

Görülüyor ki Muaviye, durumunu meşrûlaştırmak için Allah’ın kaderine sarılmaktadır. Böylece o, insanların fiillerinin takdir edilmiş olduğunu, başlarına gelen şeylerin Allah’ın hükmü olduğunu, buna itaat etmek gerektiğini;  bize her şeyi Allah yaptırıyor fikrini vurgulamaktadır.

Muaviye’nin kader yorumu, daha ziyâde cebr (fiili kuldan tamamen soyutlayıp Allah’a izafe etmeyi) içermektedir. Bu cebr görüşü, sadece Muaviye ile sınırlı kalmamış, Ömer bin Abdülaziz ve oğlu  II.Muaviye hariç genel olarak diğer Emevî halifeleri de onu takip etmişler, çeşitli vesilelerle cebr düşüncesini yaymak için çaba sarfetmişlerdir.

Abdülmelik b. Mervan, Amr b. Said adlı bir şahsı katlettiği zaman, insanlara şu şekilde duyurulmasını istemiştir: “Mü’minlerin emiri, arkadaşınız Amr’ı ezelî kazâ ve yürürlükte olan ilâhî hüküm böyle olduğu için katletmiştir.” Demiştir.

Hz. Ali’yi sevdiğini söyleyen bir adamı öldüren meşhur vâli Haccâc-ı Zalim de; “Allah’ım onu sen öldürdün, isteseydin beni bundan menederdin” demek suretiyle, zulüm ve haksızlıklarını (Hâşâ Yüce Allah’ın üzerine atarak) “kader” üzerinden meşrulaştırmaya çalışmıştır.

Hatta Emevî sultanları kendilerini Yeryüzünde Allah’ın gölgesi olduklarını iddia ederek,  böyle bir hadis bile uydurmuşlardır.

Kader problemin siyasallaşması

Kader probleminin siyasallaşma sürecinin Emevîlerle başladığını söyleyebiliriz. Onlar “Allah’ın kaderi”ni istismar ederek iktidarlarına meşrûiyet sağlamaya çalışmışlardır.

Yukarıda örnek olarak zikrettiğimiz bazı olaylar, bizim bu düşüncemizi doğrular niteliktedir. Bu dönemde adaleti, hakkı, hukuku gözeten Râşid halifelerin yerini, yaptıkları kötülüklere kaderi delil getiren hükümdarlar almış ve insanların çoğu da buna itaat etmek zorunda bırakılmıştır.

Kendilerine itaat etmeyen insanlar ise, toplumda huzursuzluk yaratan bozguncular, hainler olarak takdim edilmiştir. Bu bozguncular yönetim tarafından en ağır cezaya çarptırılmışlar ve bu ceza da Kur’an-ı Kerim’e dayanılarak tesbit edilmiştir.

Emevîlerin bozgunculara karşı kullandığı âyet şudur: “Allah ve elçisiyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışanların cezası; ya öldürülmeleri, ya asılmaları, ya ellerinin, ayaklarının kesilmesi veya bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu, onların dünyada çekecekleri rezilliktir. Ahirette ise onlara büyük bir azap vardır”( Mâide, 5/33).

Nitekim Emevî halifesi Hişâm’ın muhalif Ğaylân’ı elleri ve ayaklarının kesilmesi suretiyle öldürmesi;  Ömer b. Abdülaziz’in de yaptıklarından tevbe etmeyen bozguncuların sürülmesini emretmesi bu durumu belgelemektedir.

Emevîler zamanında dînî terimlere de siyâsî anlamlar yüklenmiştir. Örneğin, müşrik, mülhid, kâfir, münâfık, hain vb. kelimeler, rejim düşmanları için kullanılır olmuş, buna göre cezalar tatbik edilmeye başlanmıştır.( Ebru Zehra, İslâm’da Siyâsî ve İtikadi Mezhepler, s. 140-143.)

Ayrıca, halkın devlete itaatini sağlamak için, konunun dînî açıdan tasdiki ihmal edilmemiştir. Emevî Devletinin kurucusu Muaviye hakkında, onun uhrevi ve dünyevi hayatını garanti altına alan bir takım haberler, Hz. Peygamber’e dayandırılarak rivayet edilmiştir. Bu tür haberler, genelde Muaviye’yi övücü niteliktedir; onun cennetlik olduğu, Hz. Peygamber’in kendisine hayır duası vb. gibi.

Ancak bunun tam zıddı, Muaviye’nin cehennemlik olduğu, onun müslüman olarak ölmeyeceği gibi haberlerin de var olması, bu tür rivâyetlerin siyâsî kaygılardan dolayı ortaya atıldığı izlenimini vermektedir.

Emevîlerin kader meselesini siyâsî boyuta taşıması, toplumdaki memnuniyetsizliği daha da artırmış, kendilerine yönelik siyâsî veya fikrî tepkiler, 91 yıllık iktidarları boyunca devam etmiştir. Sonun Emevîlerin yıkılışına bu kader’ sığınarak yaptıkları haksızlıklar ve zulümler sebeb olmuştur.

Emevîler dönemi Ulemâ-Umerâ ilişkileri

Genelde yönetici tabaka, her zaman ulemâ ile iyi ilişkiler içerisinde bulunmak ister. Böylece, kendi otoritesine yönelik eleştirileri, onlar vasıtasıyla savuşturmak gayesi güder. Otoritenin ilme verdiği önem ise, genelde kendi menfaatlerine yarayacak alanlarda kendini gösterir.

İstisnâları bir tarafa bırakacak olursak, tarih boyunca, bu hep böyle olmuştur.

Emevîler de dînî ve felsefi ilimlerden ziyade, özellikle kendi maslahatları için şiir,  sanat vb. içine alan edebî hareketi desteklediklerini görüyoruz. Böylece onlar, baskı üzerine kurulan devleti rahatlatacak bir yayın organı oluşturmuş oluyorlardı.

Emevîlerin neredeyse resmî bir mezhep olarak kabul ettikleri “cebr/Cebriyye ” akidesine muhalefet edenlerin yanında, onları savunan bir takım âlimler ve şairler de olmuştur. Özellikle, “Emevîlerin sesi” konumundaki bazı şâirler, şiirleriyle cebr akidesini savunarak Emevî yönetimine destek vermişlerdir.

Şâir Cerir (v. 110/728) , bir şiirinde Haccâc’ın muhaliflerini, “Müslümanların dinine karşı çıkanlar” olarak takdim ederken; başka bir şâir Ferezdak (v.110/728) ise Emevîlere isyân eden Abdullah b. Zübeyr’i inkarcılıkla suçlamaktadır.

Emevîlerin cebr akidesine karşı “kader yoktur, işler takdirsiz meydana gelmektedir” diyerek tepki gösteren Ma’bed ve onu takip eden Ğaylân’la birlikte Ca’d b. Dirhem, Cehm b. Safvân, Said b. Cübeyr gibi alimler, yönetim tarafından öldürülünce, diğer alimler daha dikkatli hareket etmeye başlamışlardır.

Bu duruma, İyas b. Muaviye (v. 122/740) çok yerinde bir örnektir. “Ona: Niçin bile bile Emevîlerin cebrî görüşünü kabulleniyorsun” diye sorulunca, o: “Vallahi, Ğaylân’ı gördüm, hakkın ve adaletin nerede olduğunu biliyorum. Yalnız onun gibi çarmıha gerilmek istemiyorum” diye cevap vermiştir. Görüldüğü gibi bir kısım alimler, korkularından dolayı serbestçe düşüncelerini açıklayamamışlardır.

Genel olarak değerlendirecek olursak, Hasan Basrî, Ebu Hanîfe, Vâsıl vb. birçok âlim, Emevîlerin siyasî kaygılardan kaynaklanan cebr telâkkilerine muhalefet etmişlerdir. Onlar, yöneticilerin zulümlerini meşrûlaştırmak için böyle bir düşünceyi kullandıklarına kanaat getirmişlerdir.

Belliki de bu yüzden, Hasan Basrî,  Basra kadılığı, Ebu Hanîfe de Kûfe kadılığı teklifini reddetmişlerdir.

Buna karşılık, İmam Evzâi, İmam Zühri(v.124/741) gibi bir takım alimler de Emevîlerin yanında olmuşlar, onların uygulamalarını meşrulaştırmak için Emevîlerin lehine;  bozguncular olarak gördüklerinin aleyhine fetvalar vermişlerdir.

Sonuç

İslâm Dini, tevhid esasına dayalı bir din olduğu için, insandan üç şey istemektedir. Birincisi, Allah’ın insanı yeteneklerini kullanmakla mükellef kıldığına inanmak;

İkincisi ise, Allah’ın kudretinin insanın kudretinin üstünde olduğunu, kişinin yapmak istediği şey üzerindeki hakim gücün ilâhî kudret olduğunu bir tasdik olarak kabul etmektir.

Üçüncüsü,  kaderin insanları mecbur etmediğini, insanın yaptığı işlerde sorumluluğunun olduğunu, mükâfât veya ceza türünden karşılığın görüleceğini bilmektir.

Esasen şunu da ifade etmek gerekir ki, kader konusunun istismarı, sadece Emevîlere ait bir problem değildir. Daha sonra her dönemde  gözü Hak ve hakikate  kapalı olan kalpler, kendilerini temize çıkarmak için kadere sığınmaktadır.

Kader kavramı, bir yandan zalimin zulmünün sebebi olurken, diğer yandan mazlumun acizliğinin gerekçesi olmaktadır. Bu gerekçeye sığınan insan, eli-kolu bağlı bir vaziyette hiçbir şey yapmadan oturmanın normal olduğunu düşünmektedir.

Oysa insan, kendisinin teklife muhâtap olduğunu, dolayısıyla yaptığı bütün davranışlardan sorumlu olduğunu bilerek hareket etmek durumundadır.

Konuya bu açıdan bakıldığında, gerek kader probleminin anlaşılması, gerekse kaderle ilgili tartışmalarda ortaya çıkan kelâmî ekollerin kendilerini hissettirmesi yönleriyle Emevîler dönemi, kelâmî düşünce tarihinde önemli bir yer işgal etmektedir.

Bu dönemde kader hakkında ortaya atılan görüşlerin iyi kavranıp aydınlatılması ve ortaya konulması, günümüzde kader meselesine yaklaşım ve çözümlemelere büyük oranda katkı sağlayacaktır.

Vesselam

Kaynak:

TDV, İslam Ansiklopedisi, Emeviler,Kader, Cebriyye, Kaderiyye, Maddeleri.

Emeviler Döneminde Kader Problemi, Lütfi Cengiz, DergiPark.

Ebru Zehra, İslâm’da Siyâsî ve İtikadi Mezhepler.

1 Yorum

  1. Bilgi için teşekkürler Sn hocam. Şu değindiğiniz 4 halife sonrası bir Kerbela olayı insanın yapısındaki “Hırs ve Nefs” in önemini vurgulaması açısından ne kadar büyük bir ibret. Bundan daha da büyük ibret Hz. Adem’in çocukları Hâbil ve Kabil’in durumudur. O günden bu güne ibretlik olaylar aynı hırs ve ihtirasla devam etmektedir. Nefs kontrolünün Kur’an’da neden bu kadar vurgulanmış olduğu apaçık.

    Allah’a sırt çevrildiği için kontrolden çıkan nefs kendini iblisin etkisinden kurtaramadıkça ortaya çıkan hırs ve ihtiras insanın hem kendine yıkıcı, hem de topluma; hem ülkesine ve hatta dünya’ya da başbelası olabiliyor.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz