Davutoğlu: Erdoğan içerde de dışarda da iktidarda kalabilmek amacı için her türlü aracı mübah gören makyavelist bir siyaset takip ediyor

0

Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, düzenlediği basın toplantısında gündemi değerlendirdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın en yakın çalışma arkadaşları dahi ilişkiyi korku, çıkar ve güvensizlik şeytan üçgenine oturttuğunu iddia eden Davutoğlu, bu otoriter sistemde en küçük memur bile yerini koruyabilmek için yukarlara atıf yapma ihtiyacı hissettiğini belirtti.

“Sayın Erdoğan devlet mimarisi üzerinde gerçekten liderlik gösterecekse ve bir güven ilişkisi kuracaksa devletin istihbarat, diplomasi ve yaptırım uygulama yetkisini elinde bulunduruyormuş gibi şov yapan Soylu kamburundan ve dışardan ahkam kesen Bahçeli vesayetinden kurtulmalıdır.” diyen Davutoğlu, Erdoğan’ın içerde de dışarda da iktidarda kalabilmek amacı için her türlü aracı mübah gören makyavelist bir siyaset takip ettiğini ileri sürdü.

Ahmet Davutoğlu’nun açıklamaları şu şekilde:

Aziz Milletim
Değerli vatandaşlarım,
Haftalık değerlendirme konuşmam için huzurunuzdayım.
İnsanlık nükleer tehditten iklim değişikliğine, büyük yıkımlara yol açan savaşlardan teröre, ekonomik durgunluk riskinden pandemiye kadar her tür tehlike ile yüzleşirken ihtiyaç hissedilen en büyük eksiklik vicdan, hikmet, ahlak ve akıl temelli akil ve bilge liderlik örnekleridir.
Böylesi kritik bir dönemde küresel ölçekli etki yapacak ülkelerin liderlikleri bu niteliklerden çok uzaktadır.
ABD’de Trump nobranlığından her an konuşma melekesi sıkıntısı çeken Biden acziyetine,
Rusya’da Ukrayna işgalinde kaybettiği prestijini örtmek için nükleer silah kullanma tehdidini rahatlıkla kullanabilen Putin’in öngörülemez otoriterliğine,
Çin’in 21. Yüzyılda Doğu Türkistan’da BM organlarınca da teyit edilen soykırım ölçekli uygulamaları pervasızca uygulayan Şi yönetimine,
İngiltere’nin artık aylık dönemlerle değişen Başbakanlara,
Avrupa’da değişik ülkelerinde yükselen ve iktidara gelen aşırı sağcı ve ırkçı liderlere kadar hemen hemen her yerde liderlikler insanlığın geleceği ile ilgili barışa ve adalete dayalı bir düzen vaat etmekten çok uzakta.
Bu açıdan İslam Dünyasında daha da içler acısı bir tablo söz konusu.
Kendi halkına karşı kimyasal silah kullanan,
Kurdukları yolsuzluk çarkları ile serveti kendi ellerinde tutarken halkını yoksulluğa mahkum eden,
Ülkelerinin dar kaynaklarını istismar ederek elde ettikleri milyar dolarlık servetleri batı bankalarına aktaran,
Özgürlükler ve adalet ölçütlerinde dünyanın en kötü karnelerine sahip olan liderler güçlerini kaybettikleri anda hesap vermekten korktukları için her yolu mübah görerek iktidarlarını sürdürme çabası içindeler.
Daha da kötüsü, dini ve manevi sloganları hoyratça kullanarak iktidarlarını meşrulaştırmakta bir beis görmüyorlar.

Değerli vatandaşlarım,
Böylesi kritik bir eşikte özelde sayın Erdoğan’ın, genelde Türkiye’nin güzel bir örneklik teşkil etmesi tarihte derin izler bırakabilir ve ülkemizi insanlığa öncülük edecek bir konuma getirebilirdi.
Ancak, son yaşananlar maalesef bundan çok uzakta olduğumuzu gösteriyor.
Devlet adamlığı ve liderlik üç ana güven unsuruna oturur.
Birincisi, devlet sistemi içindeki siyasi elit ve bürokrasi ile kurulan güven ilişkisi
İkincisi, halk ile kurulan güven ilişkisi
Üçüncüsü, uluslararası alanda muhataplarla kurulan güven ilişkisi.
Bugün bu üç alanda da ciddi bir güven bunalımı yaşanmaktadır.
Devlet sistemi içindeki ilişkilere bakıldığında, bu ilişkiler şahsiyetli devlet adamlarının sağlam işleyen kurumları yöneten bürokrasi ile ilişkisi olmaktan çoktan uzaklaşmış durumda.
Erdoğan’ın en yakın çalışma arkadaşları dahi ilişkiyi korku, çıkar ve güvensizlik şeytan üçgenine oturtmuş durumda.
Sorumluluk alma korkusu her alanda ve her seviyede kullanılan “Sn. Cumhurbaşkanımızın talimatıyla” diye başlayan cümleleri her açıklamada bulunması gereken asli unsur haline getiriyor.
İtfaiyenin bile Cumhurbaşkanının talimatıyla harekete geçtiğini vurgulama ihtiyacı sorumluluk ve görev bilincine sahip bürokrasi ahlakının bittiği yerdir.
Geleneği olan rasyonel bürokrasinin olduğu yerde devlet mekanizmasının işleyişi kanunlarla belirlenen görev ve yetkilere ayarlıdır ve otomatik olarak devreye girer.
Bu otoriter sistemde ise en küçük memur bile yerini koruyabilmek için yukarlara atıf yapma ihtiyacı hissediyor.
Öte yandan, makamların devlet sistemi içindeki yerleri objektif kurallarla değil kişisel güç alanları ile belirleniyor. Mesela Cumhurbaşkanının bakanlarla ilişkisi dahi kişilere göre değişiyor.
Bürokrasiden gelen bakanlar Cumhurbaşkanı izin vermeden nefes bile alamazken güçlerini başka mihraklara dayayan bakanlar otonom güç kullanma alanları buluyorlar.
Son dönemde Cumhurbaşkanı ile İçişleri bakanı arasındaki ilişkiler ast-üst ilişkisi olmaktan çoktan çıkmış durumda.
Taksim’deki hain terör saldırısı sonrasında devlet adabına uymayan bu ilişki daha da açık bir şekilde ortaya çıkmış durumda.
Cumhurbaşkanı İçişleri Bakanını istiskal edercesine doğrudan validen bilgi aldığını söylüyor, İçişleri Bakanı Cumhurbaşkanının iki gün sonra ABD Başkanı ile görüşeceğini bile bile terör saldırısının faili olarak ABD’yi göstererek Cumhurbaşkanının görüşmedeki diplomasi alanını daraltıyor.
Bugün, İçişleri Bakanı Soylu’nun görev alanının başladığı ve bittiği yer de, kime karşı sorumlu olduğu da belirsizdir.
Soylu, daha önce damat bakan Berat Albayrak’ın heveslendiği gibi fiili başbakan konumu kazanma peşinde.
Terör saldırısı ile ilgili gerçekten bir dış bağlantı söz konusu ise devlet geleneğine sahip ve demokratik hukuk devleti işleyişine uygun bir yönetimin işleyiş biçimi açıktır.
Ne mi bu işleyiş biçimi veya bizim yönetimimizde nasıl mı olurdu bu işleyiş?
Onu da anlatalım da fark ortaya çıksın.
İçişleri Bakanının elinde böyle bir dış irtibat ve odak bilgisi varsa, yapacağı iş bellidir.
Bu bilgiyi kamuoyu ile paylaşmadan önce Dışişleri Bakanı ve MİT ile birlikte değerlendirip Cumhurbaşkanına arz eder.
Cumhurbaşkanı İçişleri Bakanı, Dışişleri Bakanı, MİT Başkanı ve ilgili devlet görevlilerinin katılacağı bir güvenlik toplantısı talimatı verir.
MİT Başkanı kendi istihbaratları ile mecz ederek toplantıya ilgili ülkenin varsa bağlantısı o konuda detaylı bir rapor hazırlar.
Dışişleri Bakanı böylesi bir dış irtibatın tesbit edilmesi halinde uygulanabilecek yaptırımlarla ilgili alternatif planlamaları hazırlar ve Cumhurbaşkanına arz eder.
Cumhurbaşkanı bu değerlendirmeleri dinledikten sonra İçişleri Bakanı, Dışişleri Bakanı ve MİT Başkanına gerekli talimatları verir.
O anda İçişleri Bakanının dış irtibat konusundaki görevi biter ve içerde kamu düzenini sağlamak üzere görevinin başına döner.
Dışişleri Bakanı ve MİT Başkanı aldıkları talimatlarla harekete geçerler.
Dışişleri Bakanı eş zamanlı olarak üç adım atar:
Birincisi, ABD büyükelçisini derhal bakanlığa çağırtır ve ABD ile ilişkilerden sorumlu birim başkanı kendisine İçişleri Bakanının ilettiği bilgi ve belgeleri ileterek en kısa zamanda cevap verilmesi talebinde bulunur.
Sonra aksi halde uygulayacağımız yaptırımları Washington’daki üstlerine iletmesini en açık ve net bir şekilde bildirir.
İkincisi, Washington’daki büyükelçimize aynı bilgi ve belgeler iletilerek gerekli tarafımıza gerekli izahatların tarafımıza iletilmesi talebinde bulunur ve aksi takdirde uygulanacak yaptırımlarımızı muhataplarına aktarır.
Üçüncüsü, muhatabı olan ABD Dışişleri Bakanını arar, bu hususları en üst düzeyde paylaşır ve belli bir süre vererek gerekli açıklamaları beklediğimizi, aksi takdirde büyükelçilerin çekilmesi de dahil olmak üzere uygulayacağımız yaptırımları kendisine iletir.
MİT başkanı ise CIA başkanını arayarak eldeki istihbaratı paylaşır ve en kısa sürede bilgi iletilmesi talebinde bulunur.
ABD tarafına verilen süre içinde gelen bilgiler ışığında Cumhurbaşkanı ABD Başkanını arar ve ittifak ilişkisinin ruhuna uygun şekilde davranılması talebiyle atılmasını beklediğimiz adımları kendisine en üst düzeyde iletir.
Gelen bilgiler tatmin edici düzeyde değilse Bali’deki görüşme iptal edilir ve tatmin edici bilgiler gelene kadar her tür ilişkinin dondurulduğu ifade edilir.
Peki devlet bilincine ve geleneğine sahip bir yönetimin atması gereken bu adımlar atıldı mı?
Hayır!
İçişleri Bakanı önce kendisini MİT Başkanı yerine koyup dış istihbarat ile de yetkili görerek terörün arkasındaki dış odakla ilgili bir iddiayı sokakta kamuoyu ile paylaştı, sonra Dışişleri Bakanı görevini de üstlenip ABD’yi itham etti ve nihayet Cumhurbaşkanı rolünü de çalıp taziyelerini kabul etmeyeceğini cümle aleme duyurdu.
Peki, ABD gibi küresel bir güçle ilişkilerden sorumlu Dışişleri Bakanının yaptığı bir açıklama veya attığı bir adım oldu mu?
Hayır!
Daha da ötesi, Cumhurbaşkanının bu iddiaları teyit eden bir açıklaması ya da yaptığı üst düzey bir güvenlik değerlendirme toplantısı oldu mu?
Hayır!
Cumhurbaşkanı herhangi kapsamlı bir açıklama yapmadan ABD Başkanı ile görüşmek üzere Bali’ye hareket etti.
Peki, bu konuda İçişleri Bakanına destek kimden geldi?
Devlet mimarisinde hiçbir tanımlanmış görevi olmayan Bahçeli Cumhurbaşkanının Biden ile görüşme sürecinde bir eş Cumhurbaşkanı edasıyla ABD’yi en ağır ifadelerle suçladı.
Peki Cumhurbaşkanı ne yaptı?
İçişleri Bakanı ve Bahçeli’nin açıklamaları yokmuş gibi ve hiçbir şey olmamış gibi Biden ile tebessüm eden ifadelerle poz verip taziye kabul etti.
Sanki T.C Devleti iki ayrı hiyerarşi ile yönetiliyor!
Bir tarafta dış istihbarat, iç güvenlik ve diplomasiden aynı anda sorumlu olarak ABD’yi itham eden ve yaptırım tehdidinde bulunan İçişleri Bakanı ve onun bağlı olduğu Bahçeli!
Diğer tarafta bu iddialarla ilgili hiçbir adım atmayan Dışişleri Bakanı ve onun bağlı olduğu Biden ile samimi pozlar veren Erdoğan!
Ve silahlı kuvvetlerimizin sınır ötesi operasyonu ile bu diplomatik rezaleti örtmeye çalışan hamasi bir yaklaşım!
Ah ki ne ah!
Devlet geleneğimiz ve itibarımız adına binlerce kez yazıklar olsun!
Tekrar çağrıda bulunuyorum!
Eğer İçişleri Bakanının elinde ABD’nin Taksim terör saldırısı ile ilgili bir bilgi ve belge varsa bu konuda atılan adımlar ve uygulanan yaptırımlar konusunda kamuoyumuz bilgilendirilmeli ve muhatap ülkenin gücüne bakılmaksızın masum yavrularımız Yağmur ve Ecrin başta olmak üzere hayatını kaybeden vatandaşlarımızın hesabı sorulmalıdır.
Yok eğer İçişleri Bakanı elinde bilgi ve belge olmadan her zaman olduğu gibi şov yaparak hakkındaki iddiaları örtmeye çalışmışsa vazifesini ihmal ve Türkiye Cumhuriyetinin dış ilişkilerine ve itibarına zarar vermek dolayısıyla derhal görevden alınmalıdır.
Öte yandan, hiçbir sorumluluk sahibi olmadan devlet adına açıklama yapma hakkını gören Bahçeli de derhal Cumhurbaşkanı yardımcısı olarak atanmalı ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve hükümeti üzerindeki sorumsuz ama yetkili Bahçeli vesayeti görüntüsü ortadan kaldırılmalıdır.
Sayın Erdoğan devlet mimarisi üzerinde gerçekten liderlik gösterecekse ve bir güven ilişkisi kuracaksa devletin istihbarat, diplomasi ve yaptırım uygulama yetkisini elinde bulunduruyormuş gibi şov yapan Soylu kamburundan ve dışardan ahkam kesen Bahçeli vesayetinden kurtulmalıdır.

Değerli vatandaşlarım,
Son dönemde iç ve dış siyasetinde de benzer bir itibar ve güven kaybı yaşanmaktadır.
Sayın Erdoğan içerde de dışarda da iktidarda kalabilmek amacı için her türlü aracı mübah gören makyavelist bir siyaset takip ediyor.
Bizim medeniyetimizin siyaset felsefesinin tam zıddı olan bu ilkesiz ve omurgasız siyaset anlayışı ne olursa olsun iktidarını korumaya ayarlı lider modeli için uygun olabilir; ancak değer odaklı erdemli bir liderlik anlayışı ile asla bağdaşmaz.
Bu makyavelist liderlik anlayışı dava, vatan, millet, maneviyat, millik, yerlilik gibi değerleri iktidarda kalabilmek için kullanır ve tüketir; ama gerçek siyasette kendini bağlayan hiçbir ilke ve değer tanımaz.
Dün kutsal gördüğü her değeri bugün ayaklar altına alabilir;
Dün kerih gördüğü her şeyi bugün meşru kılabilir.
Sayın Erdoğan’ın dava dava diye geldiği nokta böyle bir liderlik görüntüsüdür.
İşin kötüsü de bu zihniyet sapması içinde tam bir sürü mantığının kölesi haline gelen çevresi ve destekçileri de “nereye gidiyoruz?” sorusunu sormaktan bile aciz bir şahsiyet zaafı içine girmiştir.
Birçoğunun geçmişindeki idealizmini bildiğim bu çevrenin mensuplarının geldiği duyarsızlığı görmek artık beni hayrete düşürmüyor, sadece derin bir hüzne gark ediyor.

Değerli vatandaşlarım,
Son 5-6 yıldır sergiledikleri tutarsızlıkları ve beceriksizlikleri, “Siyasette 24 saat bile önemlidir” mottosuyla örtmeye çalışan bir iktidar mantığına muhatabız.
“Asla asla deme” şiarı bu iktidarın günlük rutini haline geldi adeta.
Hem iç politikada, hem dış politikada hiçbir ilkeleri kalmadı.
Milletin gözünün içine baka baka, amaç için herşeyi mübah gören “tam bir makyevalizm siyaseti izlenmekte.
Ülkenin değil, kendilerinin gücünü koruma adına “reel siyaset” kavramını da kendi çıkarları mucibince eğip bükmekteler.
Dün; “Edirne’deki İmralıdakine hesap verecek” derken,
“Bu adam içeriden hiç çıkamayacak” derken
Bugün özel jetler kaldıranlar;
Dün başkaları selam verdiğinde vatan hainliği olarak gördükleri ilişkileri,
Kendileri söz konusu olduğunda meşru hale getiriyorlar.
Dış Politikada da BAE, İsrail, Suud derken sıra belli ki Esed ve Sisi’ye gelmiş.
“Neden olmasın, Yeniden başlayabiliriz” korosu yeniden işbaşında.
Dün; “Ben böyle bir kişiyle asla görüşmem. Herşeyden önce onun genel afla, içerideki bütün insanları serbest bırakması lazım. Sisi’yle görüşenler de tarihte farklı şekilde değerlendirilecektir. Bu bir defa, yenilir yutulur lokma değildir. Mısır halkı bizim canımız ciğerimizdir ama Sisi asla!” diyenler; mevcut rejim bu konularda hiçbir adım atmadığı halde sözlerini yalayıp yutuyorlar.
O sözler hiç söylenmemiş farzedilsin istiyorlar.
Kendilerinin dün ne olduğu, bugün neye dönüştüklerine bakmaksızın,
“Dün dündür, bugün bugündür” sözüne sığınıyorlar.
Daha 3 yıl evvel demişti ki sn Erdoğan;
“Beni Sisi’yle barıştırmak isteyenler var. Asla kabul etmiyorum, etmem de. Halkın % 52 oyunu almış Mursi’yi ve arkadaşlarını mahkum eden bir kişiyle karşı karşıya gelmem.”
Daha neler neler söylemişti:
“Sisi zalimdir, demokrat değildir. Demokrasiyle işbaşına gelmiş değildir. Bizim bu ifadelerimiz Sisi ve etrafındakileri, dünyada da onları sevenleri rahatsız edebilir. Ama önemli olan bu dünyada haklıların yanında olanların buna nasıl baktığıdır.” Demişti.
Arap Baharı sürecinde, despotlara, diktatörlere, darbecilere karşı küresel bir intifadanın simgesi haline gelmiş olan Rabia işaretini de kendi siyasi emelleri uğruna istismar konusu yapmış, mahiyetini daraltmıştı.
Buradaki mesele “neden ilişki kurmaya tevessül ediyorsun?” konusu değildir!
İlişkinin hangi şartlarda, hangi düzeyde, hangi çerçevede kuruluyor olmasındadır.
Dış Politikada mesele elbette gerilimleri kontrol altında tutabilmededir.
Yoksa ülkenin itibarını kişisel hesaplarına kurban haline getirmek değil.
Kontrolsüz gerilim ile teslimiyetçi normalleşme arasında savrulmak hiç değil.
Mesele elbetteki uluslararası ilişkilerde tüm paydaşlarla onurlu ve rasyonel ilişkiler kurmayı becerebilmektedir.
Kazan-kazan siyasetini sadece ikili ilişkilere değil, bölgesel jeopolitiğin paydaşları arasında genişletecek bir vizyona hasredebilmektir.
Ama bundan önce mesele kendi elini kendi ülkende güçlü kılmaktır.
İlişki yenilemeye çalıştıklarının seviyesine gerileyerek ülkeni ileri taşıyamazsın!
Sadece günlük, konjonktürel çıkar ilişkileri üzerinden haklarını savunamazsın!
Mesele öncelikle kendi elini kendi ülkende her alanda güçlü kılmakla ilgilidir!
Adaletten ekonomiye, hukuki güvenilirlikten temel insan haklarının korunmasına kadar, kendi yurttaşlarınla elele verebilmektedir.
Uluslararası ilişkilerde devletlerin elini güçlü kılan başat umde, kendi halkıyla kurduğu güven ilişkisidir.
Topluma ve Siyasete verdiği güven,
Hukukun Üstünlüğüne dayalı bir yönetişim,
Doğru ekonomi siyasetiyle oluşan sinerjidir elinizi güçlü kılan.
Muhatabınıza bu doğruları sırtında taşıyan bir avantajla yöneldiğinizde,
Muhatap karşısında yumuşak güç unsurlarını kullanmakla birlikte,
kendi ülkesinde yarattığı olumsuz iklime de ayna tutarsınız.
Ama ülkenizi kutuplaşma ve istikrarsızlık sarmalına itmişseniz,
Ülkenizde adalet, hukuk, yargı can çekişiyorsa,
sistemik yolsuzluk, yozlaşma ve çürüme her alanı kaplaşmışsa,
dün ülkende cinayet işlendiğinde dünyayı ayağa kaldırdığın günler geride kalır, “asla vermem, delilleri karartırlar” dediğin dosyaları bile birkaç milyar dolar borç için ellerine adreslerine yollamak için yanıp tutuşursun.
Muhatabınız da sizin bu zaaflarınıza bıyık altından güler!
Bağışıklık sisteminizin çöktüğünü gören muhatap
Size o eli uzatırken, hangi sıkışmışlık halinde olduğunuzu iyi bilir!
İşte bizim uzunca bir süredir dış politikada yaşadığımız trajedi bu!
Şimdi onca cürümle suçladığın Sisi ve yandaşları,
sizin niyetinizin D.Akdeniz’deki sıkışmışlığınız ve buradaki çıkarlarınız olduğunu görüp gardını ona göre alacak.
Sizin bu ilişkideki tutarsızlık ve güçsüzlüğünüz,
Mısır’ın mağdur edilen kesimleri için hiçbir avantaj sağlamayacak!
Kendi ülkesinde nice milyonları mağdur etmiş,
Nice milyonları fakirleştirmiş,
Sistemik yolsuzluklarına kibir ritüelleri eklemiş bir iktidarı o muhatap gözünden tanımaz mı?
“Bu da bizden, bize benzemiş, aynı ölçüde yolsuzluklara bulanmış , otoriterliğe yönelmiş” demez mi?
“Tamam el sıkışalım ama bedeli ben sana 1 adım attığımda senin bana 3 adım atman” demez mi?
Keşke darbecilere direkt-dolaylı destek veren Batılı ülkelere kükrerken de,
Kendi ülkende onların imreneceği bir sistemi yaratabilseydin.
Onlara gri listelerin içinden değil de bu moral ve ahlaki üstünlükle seslenebilseydin.
İşte o zaman “siyasette rasyonalitenin geçerli olduğu”nun kanıtını ortaya koymuş olurdun!
Geçmişte bu ülke böyle bir ülkeydi.
Çünkü ülkeyi bu misyon ve ahlaki motivasyonla geliştirmeye çalışan kadrolar vardı.
O kadroların döneminde kuru sıkı hamasi sloganlar atılmazdı.
Muhatabımız ülkeler bizim ekonomideki gücümüzü de,
Hukukun üstünlüğüne dayalı sistemi inşa etmedeki gayretlerimizi de görüp izlerlerd, bize gıpta ederlerdi.
İşte dış politikada da elimizi güçlü kılan, sert değil yumuşak güç unsurlarımızla bizi etkili kılan bu vasfımızdı.
Asıl güçlü ve büyük Türkiye idealine bu yolculuk sayesinde ulaşmaya çalışmaktaydık.
Siz sizi örnek alınan bir lider, ülkemizi örnek alınan bir ülke konumuna getiren o idealist kadroları birer birer tasfiye ettiniz.
Geriye şahsiyetini, vicdanını ve aklını terk ederek mutlak itaat mantığı ile mevki kapmak üzere yanınıza çöreklenenlerle
Türkiye’yi, doksanlı yılların karanlık dehlizlerine sokmak için size yalakalık yaparak en yakın halkalarınıza sızan şaibeli mafyatik yapılar kaldı.
Ne zamanki devlet siyasi ahlaktan yoksun bu kadrolarca dolduruldu,
Ne zamanki “bizi uçuracağı” iddiasıyla bu ucube rejim kuruldu.
Ne zamanki sistemik bir yolsuzluk ve adaletsizlik düzeni inşa edildi,
Ne zamanki sokağa attığımız 128 milyarlara 100 milyar dolarlar daha eklendi,
Ne zamanki kefen paramız olan ihtiyat akçelerimiz bile iç edildi;
İşte o vakit Mavi Marmara şehitleri için “giderken bize mi sordular?” dendi;
Karşılıklı elçiler atandı.
Yine aynı İçişleri bakanı tarafından daha bir sene önce 15 Temmuz’un baş faillerinde görülen BAE ile kolkola girildi,
“Biz de sizin saflarınızdayız” mesajları dünya aleme ilan edildi.
Adeta Trump’ın o meşhur küre fotoğrafında yer alamadığımıza hayıflanır hale geldik.
Ülkenin marka değerini yerlerde sürünür hale getirip,
Varlıklarını pula çevirip,
Hazinesinin içini boşaltıp,
15 yıl boyunca ödediği 811 milyarlık faiz miktarının toplamını son bir yılda öder hale getirip sonra da bu ülkelere el uzattığınızda,
Onlar 6-7 Yıl önceki Türkiye ile el sıkışmadıklarını çok iyi bilmektedirler.
Size karşı muameleleri de buna göre olmaktadır.
Her alanda sıkışmış, çaresiz ve bitap düşmüş,
Koruma kalkanları yerlerde sürünen,
Bağışıklık sistemi çökmek üzere olan bir azınlık iktidarıyla muhatap olduklarının hepsi farkında.
Sorun da zaten ülkeyi bu hale getirdikten sonra birilerine el uzatma seanslarına heves etmekte.
Sorun, jeopolitik sıkışmışlığımızı kötü yönetim ve kişisel ihtiraslarla katmerlemekte.
Sorun, hukuk, adalet, toplumsal barış ve demokrasi kültürü gibi yumuşak güç unsurlarımızı tarumar ettikten sonra el uzatmalarda.
Sorun, el uzattıklarımızın hiç haketmedikleri halde bize karşı kibrine de katlanmak zorunda kalmakta.
Ey artık ömrü kısalmış iktidar sahipleri;
Şunu anlayın ki karşı karşıya kaldığınız sorun;
İçine düştüğünüz çelişkiler batağını görmemekte ısrar etmekte!
“U” dönüşlerinizdeki hızın haklılık değil, korku ve acziyetten kaynaklanmasında!
Sorun; bıkıp usanmadan ve iğreti şekilde, dış politikayı iç popülizme alet etmenizde.
Sorun; dün, “bu can bu tende oldukça” dedikten sonra;
“büyük güçlerle mücadele içindeyiz” dedikten sonra;
Tavizsizlik görüntüsü verip, sürekli “Asla” diyerek kükredikten sonra,
itibar sarsıcı tarzda tükürdüğünüzü yalamakta!
Sorun; rehin aldığınız bir dış politika meselesinde aynı zamanda haksız olmakta!
O rehin siyasetinin bütün bir ülkeye neler kaybettirdiğini görememekte!
O kayıpların bize hukuk, adalet, güvenilirlikte kırık notlar olarak dönmesini umursamamakta!
Sorun, milli duyguları istismar ederken, milli çıkarları zedelediğinin farkında olmamakta!
Ve en temel sorun da asıl mücadele verilmesi gerekli alanlarda sessiz kalmanızda!
O sessizliğin; ülkenin zayıflığı ya da itibarsızlığından değil,
İçlerinde ne olduğunuz bildiğimiz ve henüz bilemediğimiz kişisel dosyalarınızın muhataplarınızın elini güçlendirmesinden kaynaklı olmasındadır!
Putin’in Suriye ve terör konularında suistimal ve itibarsızlaştırma siyasetine sessizlik;
Trump’ın “aptal olma” mesajlarına karşı 3 maymunu oynama;
Çin’in Uygur zulmüne karşı yıllardır tek kelime edememe;
İşte geldiğimiz nokta bu!
Biden ile fotoğraf verebilmek!
Putin’in çizgisinde Esed siyasetine ram olmakta!
Sisi gibi otoriter liderlerle el sıkışırken, AB ile nereye varacağı belirsiz gerilimleri diri tutmakta!
Hukuk ve ekonomide, insan haklarında itibar kaybettikçe,
Düştüğümüz ligte bile ayakta kalmaya mecalimiz olmadığını dosta düşmana belli etmekte!
“U” dönüşlerini maharet gibi aktaran yandaşların bir gün Putinci, diğer gün Trumpçı olmalarında!
Bir gün sıkı Sisi karşıtı olanların, yarın Esed övgüleriyle karşımıza çıkacaklarının hiçbir garantisi olmamasında.
Bunda da hiçbir şekva görmemek, hiçbir utanç payına sahip olmamak!
Ortak aklı, ehliyet ve liyakatı, kurumsal birikim ve tecrübeyi heder edip,
Dış politikayı iç politikanın aparatı haline getirmenin kaybettirdiklerini umursamamak!
Az evvel belirttiğim gibi siz ülke içinde güçlü ve güvenilir bir devlet-toplum ilişkisi kurarsanız partnerleriniz nezdinde de itibarınız o seviyede olur.
Ülkeniz bir üretim ve yatırım üssü haline gelmişse, bu size dış politikada da haklarınızı savunacak bir zemin yaratır.
Güvenilir ülke olmanın avantajıyla jeopolitik paydaşlarınızı da bu zenginlik ve güvenliğe ortak edersiniz.
Bunların tümünün dış politikada bir karşılığı vardır!
Bu tablo sizi, bir uçtan diğerine savuran dengesizliklerden de,
Anlamsız gerilim ve hakedilmeyen teslimiyetçiliklerden de korur.
Bir yandan haklarınızı korurken, diğer yandan bu haklara paydaşlar sağlarsınız.
O paydaşların sizin karşınızda tespih gibi dizilmesine engel olursunuz.
Bugün Doğu Akdeniz krizini de, Yunanistan ile ilişkileri de,
Rusya-ABD-AB arası dengelerdeki vasat pozisyonumuzu da koruyacak olan bu vizyondur!
Yoksa bir tarafta sırf iç popülizm adına kontrolsüz gerilimler sürdürüp daha sonra teslimiyetçi bir normalleşme çabası içine girmek değil.
Ama Sayın Erdoğan dış politikayı öylesine iç politika aparatı haline getirdik ki;
Sisi ile el sıkışma fotoğrafını bile içeriye “Büyük Türkiye olma yolunda Değişim” gibi propaganda etmekteler.
“Dünya 5’ten büyükken, ne ara bu kadar daraldı? Sisi ve Esed’e kadar düştü” diye sorulmasını engellemeye çalışıyorlar.
Yakında Sisi ve Esed ile biraraya gelmenin ne büyük çıkarlara hizmet ettireceği,
Bize nasıl çağ atlatacağı üzerine güzellemeler okumanız mümkün!
Çünkü bunlar muktedirliğin avantajlarını yitirmemek için her kılığa kolayca bürünebilmekteler.
Baksanıza, geçmişe dair tvitleri sile sile bir hal oldular!
Böyle giderse neredeyse sosyal medya ağlarını terketmek zorunda kalacaklar.
Sile sile silinecek malzeme kalmayacak,
Kendi kendilerini imha edecekler.
Bu arada ülkedeki hukuksuzluklara, yoksulluğa, yolsuzluğa ve yasaklara ses çıkarmayan bazıları Sisi-Erdoğan fotoğrafı üzerinden “yazıklar olsun bize” diye sızlanmaya başladı.
Yanlış bir serzeniş bu.
Yazıklar olan şey siyasi ahlak yerle bir edilirken sessiz kalmaktı.
Dış politika içeriye meze edilirken, içeride gerçekleri göstermeye çalışanları ezmek için kullanılmasına göz yummaktı.
Yazık olan, cüsseyi olduğundan büyük gösteren aynalara hayranlık duymaktı.
Yazık olan, adalet, hukuk ve ekonomi yerlerde sürünürken,
o cüsse büyüten aynalara hayranlığı katmerlemekti.
Yazık olan dün, hem İslam dünyasına hem de dünyaya örnek bir ülke olma yolunda ilerlerken gözümüze baka baka bizi bu yoldan çevirenlerin yazdıkları kahramanlık destanlarına inanmaktı.
Kaybettiğimiz nimetlerin farkına varamazsak yazık olur.
Yoksa o cüsseden boyunu aşan icraatlar çıkmadığında ah vah etmekle bir yere varılmaz.
Gerçekte, ne hayal ettiğimizle değil, neye akıl yorduğumuzla sınanırız.
Kurduğumuz hayallerin gerçekleşmemesi değildir sükutu hayal.
Neyi inşa edeceğimizi bildiğimiz halde o imkanların bizzat “içimizdekiler” tarafından elimizden alınmasıdır.
İşte asıl hayal kırıklığı budur.
İşte asıl yazık olan da budur!
Hiçbir zaman umutsuz olmadık, olmayacağız.
Biz 6-7 yıldır yaşanan bu “epistemolojik kopuş”a bir son vereceğiz.
Başladığımızda değerlere ve ilkelere dayalı siyasi yolculuğumuz ne ise,
Bu yolculuğun iç bünyemize katkıları ne ise onları yeniden canlandıracağız.
Böylelikle içeriden dışarıya, ülkemizden yerkürenin her köşesine doğru açılacak,
Hukukun üstünlüğüne, adalet, siyasi ahlak ve insan haklarına dayalı yönetişim modelimize yeniden bölgesel bir örnek olarak hayat bulduracağız.
İşte o zaman en büyük sermayemiz olan insan kaynağımız ve yeniden canlandıracağımız kurumsal tecrübelerimizle dış politikada daha etkin, daha vizyoner, gerçekçi bir pozisyon alacağız.
Kişisel ilişkiler ve menfaatlere değil kurumların itibarına dayalı kalıcı ve etkili dış politikayı yeniden inşa edeceğiz.
Unutmayalım ki bir ülke içeride güçlü olmadan,
İnsanına değer vermeden,
Kendi vatandaşında güven ve itminan oluşturmadan,
Asla diplomaside başarılı olamaz.
Unutmayalım ki bizlerin inancında ye’is, yani umutsuzluk asla yoktur.
Her alanda ortak aklın ve vicdanın işleyeceği,
Nefsi tatminlerin değil, kurumsal doğruların her alanda inşa edileceği günler yakındır biiznillah
Aziz Milletim
Değerli vatandaşlarım,
Dünyanın erdemli liderlere ve politikalara ihtiyaç hissettiği bu kritik eşikte vizyon ve değer yoksunu böylesi makyavelist bir siyasi zihniyet ülkemizin kaderi olamaz.
• Kısır kişisel çıkarlar değil kalıcı değerleri,
• günlük siyasi taktikleri değil uzun dönemli bir vizyonu,
• kontrolsüz gerilimleri değil barışçıl bir düzen anlayışını
• sorumsuz siyasi fırsatçılığı değil devlet ahlakını ve tecrübesini
• ilkesiz savrulmaların getirdiği teslimiyetçiliği değil düşmanın bile saygı duyduğu tutarlı bir çizgiyi
• toplumsal kutuplaşmayı değil kapsayıcı demokrasiyi,
• siyasi yozlaşmayı değil siyasi ahlakı,
• kişisel itibarı değil devlet ve ülke itibarını,
• küçük bir azınlığın refah ve iktidarını değil, milletin refah ve iktidarını

egemen kılacak bir siyaset Gelecek kadroları elinde inşa edilecektir.
Allaha emanet olunuz.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz