Diyarbakır’a …Dönüş…

0
Latest posts by Vecdet Dikan (see all)

Trenle Kayseri’den Diyarbakır’a dönüyorduk.  

 Babam: “Çocuklar okula başlayacak Vecdet’in, gelmesi gerek.” diye haber gönderince dedemle birlikte yola çıkmıştık.  Kimse benim fikrimi sormamıştı. Nereye gideceğimize, nereden döneceğimize büyüklerimiz karar veriyordu. Bu, çocuklar için hep böyleydi.

Bugün geriye dönüp baktığımda yolculuğumuz sırasında birçok kentten geçmemize rağmen tünellerin dışında hiçbir şey hatırlamıyordum.

Tüneller kimi yerde kısa, kimi yerde de uzundu. Tren bir devin ağzından girip karanlıkta karnının derinlerine doğru yol aldığında merak ve korku dolu o anlarda uzun bir düdük sesiyle birlikte pencereden içeri dolan ışık tekrar yaşama dönmemi sağladı.

Sabah saatlerinde, dedem, Diyarbakır’a gelmek üzere olduğumuzu söylediğinde, nehrin üzerindeki demiryolu köprüsünden geçmek üzereydik.  

 Martılar, havada kanat çırpıp narin narin süzülüyorlardı. Nehir kenarında yiyecek arayan diğer martılar da arkadaşlarına katılmak için acele ediyorlardı. Büyülenmişçesine bu güzelliği seyretmekten gözlerimi alamıyordum. Martılar kafileler halinde beni karşılıyordu. Onlar da benim sevincimi, heyecanımı paylaşıyorlardı.

 Gökyüzünden pencereme süzülerek beni selamlayıp havalandıktan sonra saflar halinde diğer martılara da yer açıyorlardı.

Tren düdüğünü öttürerek rayların üzerinden kayarcasına yoluna devam ediyordu. Böğründen çıkardığı duman ve seslerden büyük bir çaba gösterdiği belli oluyordu. Sabahın erken saatlerinde şehre varmak üzere olduğunu duyuruyordu bütün doğaya.

Üç yıl önce vedalaştığım Diyarbakır tren istasyonuna nihayet varmıştık. Gar oldukça sakindi. Tren durunca dedemle birlikte kapıya vardığımızda gözlerim kamaşmıştı. Sabahın bu saatinde güneş bu kadar belirgin olamazdı. Bütün gar ışıl ışıl, aydınlıktı. Gözlerim kararmış, hiçbir şey göremez olmuştum.

 Gözlerimi ovalayıp tekrar açtığımda “Güneşi” gördüm. Muazzam ışığıyla, sıcaklığıyla Güneş tam karşımda duruyordu. Koşarak güneşimin boynuna sarıldım. Evet, o güneşti. O güneş, benim babamdı. Beni kucağına aldı ve kendi ekseni üstünde dönmeye başladı.

İki elimi boynuna kenetlemiştim. Başım yüreğinin üstünde, gözlerim kapalı bu büyülü anın bitmesini hiç istemiyordum. Babamın sahip olduğu güçlü çekim ile beraber etrafındaki gezegenler çevremizde dönmeye başladı. Gözlerim hâlâ kapalı bu büyülü anların tadını çıkarıyordum. 

Babamın Willys Pikabı garın hemen önüne park edilmişti. Pikabın kapısının üstünde çiftliğimizin adı yazılıydı. Babam takım elbisesi ve başındaki fötr şapkasıyla Amerikalı petrol milyarderlerine benziyordu. Kendi topraklarının kralıydı. O, bir uydu değil GÜNEŞTİ’ti. Kendi ışığını üreten Güneş. Girdiği yeri aydınlatan, ısıtan, varlığıyla hayatı yeniden yaratan, cesaretiyle, özgüveniyle, bir sözüyle davaları bitirendi. Pikabın kapısını açtı beni yavaşça koltuğa oturttu. Dedem de arabaya bindikten sonra eve gitmek üzere yola çıkmıştık.

  Eve geldiğimizde bir bayram sevinci vardı. Annem enginlerde uçup yuvasına konan bir kartalın haşmetli ve güçlü kanatlarıyla sımsıkı sarmaladı beni. Yüzünü dahi görmeme fırsat vermeden göğsüne bastırdı. Bir daha ayrılmamacasına sımsıkı sarıldık birbirimize.

Annem ulaşılmaz, aşılmaz dağların zirvesinde yuva kuran kartal burunlu, kartal bakışlı, soyunun güçlü kadınlarından, son derece direngen, çok çalışkan bir kadındı. Sağ elinin bileğinde kocaman bir şark çıbanı vardı. Güçlü bileklerini maharetli elleri tamamlıyordu. 

Ailemin ilk çocuğu bendim. Kayseri’ye, gittiğimde iki erkek kardeşim vardı. Şeyhan’la aramızda dört Serdar’la ise altı yaş fark vardı.

Ben Kayseri’deyken doğan en küçük kardeşim Ömer, bembeyaz teni, boncuk mavisi gözleriyle çok güzel bir çocuktu. Doğumunu göremediğim küçük kardeşim şimdi üç yaşlarındaydı.

Geri çağrılma nedenim Şeyhan’ın okula başlama yaşının gelmesiydi.

Kardeşim Şeyhan, doğduğunda annemin uykusu ağırlaştığından kardeşimi emzirdiği zaman bile gözleri hemen kapandığı için bir süt anne bulmaya karar vermişlerdi. Şeyhan üç yaşına gelinceye kadar süt anne evde yatılı kaldı. Bizim evde kaldığı sürede süt annenin ailesine bakıldı, ihtiyaçları karşılandı. Kardeşim büyüdükten sonra da süt anne bizi ziyarete gelirdi. Kıyafetleri alınır, yıllık erzağı tedarik edilirdi. O, aileden biriydi. Onu hepimiz severdik.  Kardeşim bir yaşını doldurmadan Sultan Şeyhmus ziyaretine götürülüp kurban kesildi. Saçlarının da yedi yaşına kadar kesilmeyeceğine ve her yıl ziyarete gelinip kurban kesileceğine dair adak adandı. Annem kardeşimin saçlarını tarayıp iki örgü yapardı. Oldukça gür ve dalgalı saçları vardı kardeşimin. Örüklerinin ucu kıvır kıvırdı. Şeyhan, yapılı bir çocuktu. Küçük yaşına rağmen takım elbise giydiriliyordu.

Annem ilk çocuğundan, ilk göz ağrısından bu kadar yıl nasıl ayrı kaldığını gözleri hâlâ buğulanarak anlatıyordu dedeme. Kayseri’de kabakulak olduğumu duyduğunda çok korktuğunu, geceler boyunca uyuyamadığını, dualar ettiğini anlattı içi yana yana.  

Yıllar sonra beni Kayseri’ye uğurladığı günle ilgili serzenişte bulunacaktı bana. O günü unutamayacağını, bana gönül koyduğunu da …

Babam, ısrarla kızımı çok özledim onu geri getireceğim dediğinde, annem ayrılık acısını bastırarak babamı hep ikna etmeye çalışmış ayrı kaldığımız yıllar boyunca.

Dedem, anneme Halide halana gideceğim onların çocukları hangi okula gidiyorsa Vecdet’i de oraya kaydedelim dedi. Beni de birlikte götürdü. Halalar çok büyük bir avlunun içinde üç aile birlikte yaşıyorlardı. İki kız kardeş iki erkek kardeşle evlenmişlerdi. Kız kardeşler dedemi gördüklerinde sevinçten ne yapacaklarını şaşırmışlardı. İki halanın da gözlerinin içi sevinçten parlıyordu.

 Dedem, beni çok sevdiğinden onlara marifetlerimi anlata anlata bitiremiyordu. Büyük halaya Vecdet’ i hangi okula kaydedelim? diye sorunca, Halide hala, bizim çocuklar İsmet Paşa İlkokulu’na gidiyor. Vecdet’i de oraya kaydedin dedi.  

Büyük hala, yemeğimiz hazır deyip bizi yemeğe davet etti. Odanın ortasına çok uzun bir yer sofrası kurulmuştu. Dedemle birlikte sofraya oturduk.

 Oda, çocuk yuvası gibi kalabalıktı. Üç ailenin çocukları büyüklü küçüklü anneleriyle birlikte düzen içinde oturuyorlardı sofrada.

Yemekte güveç ve pilav vardı. Herkesin önünde iki tabak yemek.  Yemekler sessizce yenirken büyük hala, benimle yaşıt olan iki çocuğu gösterdi. Fuat, onun oğluydu. Servet ise Nazmiye halanın kızıydı.

Büyük hala, Vecdeti, Servet’in sınıfına kaydedin diye öneride bulundu. Servet, oldukça sessiz bir kızdı. Mimikleriyle de olsa hiçbir tepki vermedi.

Babam Cicianneyi çağırttı. Cicianne, babamın halasının en büyük geliniydi.

Çocuğu olmadığı için kayınının çocuklarına annelik yapmış bu sevgi dolu kadına, çocuklar Cicianne diye hitap edince zamanla adı “Cicianne” kalmıştı. Cicianne; güngörmüş, sevgi dolu, cesur bir kadındı. Babam onu bu özelliklerinden dolayı severdi. O da babamı çok sever ve sayardı. 

Annem, Cicianneye okul ihtiyaçlarımızı alması için gerekli parayı verince Cicianneyle Vakıflar iş hanına gittik. Cicianne, çok dobra ve sevilen bir kadındı.  Esnaf onu tanıyordu. Kumaş mağazasına girdiğimizde, önlük için kumaş alacağız dedi. Beni göstererek Ağa kızıdır en iyi kumaşı çıkar diye buyurdu adeta.  Siyah bir kumaş çıkaran mağaza sahibi en iyi kumaşım bu dedi. Ben, o güne kadar bütün önlük kumaşlarının aynı olduğunu sanıyordum. Okula başladığımda anlayacaktım farkı. Bana ve kardeşime önlük için kumaş alındı.

Yaka, kurdele ve beyaz soket çorapları da alıp Cicianneyle terziye gittik. Terzi harika bir modelle önlüklerimizi dikti.

Ayakkabı almak için babamla birlikte çarşıya çıktık. Mağaza sahibi bizi görünce heyecanlı ve mutlu bir ifadeyle babamı karşılayıp oturacak yer gösterdi. Ağbi emriniz nedir? diye sorunca, babam beni gösterip okul için ayakkabı istediğini söyledi.  Adam bir çift siyah rugan ayakkabı seçip bana giydirdi. Okul çantalarımızı da aldığımızda alışveriş artık tamamdı.

Babam ve dedemle birlikte okula gittik. Kayıtlarımız yapıldı. Müdür Bey’in eşliğinde önce kardeşimin sınıfına gittik. Müdür Bey, sınıfın kapısını çaldığında şaşırmıştım. O ana kadar sadece öğrenciler sınıfa girmeden önce kapıyı çalar sanıyordum. İçeriden bir kadın sesi girin dediğinde, Müdür Bey kapıyı açtı. Öğretmen, karşısında Müdür Beyi görünce ayağa kalkıp hemen kapıya kadar geldi. Müdür Bey, öğretmenle babamı tanıştırdı. Kardeşimi onun sınıfını uygun bulup kaydettiklerini söyledi. Şeyhan’ı sınıfına bırakarak ayrıldık.  

Benim 3.sınıfa nakil geldiğimi, kardeşimle ilgili bir sorun olursa bana haber verebileceğini söyledi öğretmene. Beni de sınıfıma bıraktıktan sonra dedem ders çıkışı gelip bizi alacağını söyleyerek babamla birlikte ayrıldılar.

Benim öğretmenim doğum iznine ayrılmıştı. Öğretmensiz sınıfa geçip oturdum.

Ders bitiş zili çalınca kardeşimi sınıfından alıp okulun kapısının önüne geldiğimizde dedem bizi bekliyordu. Okul bahçesinden çıktıktan sonra dedem bize eve nasıl gideceğimizi tarif etmeye başladı.

Büyük halanın kapısından biraz yürüdükten sonra ana caddeye çıktık. Dedem, sağ kolumuzdaki dükkanı göstererek buraya dikkat et bu dükkan büyük halaların, tabelanın üstünde “Bema makarnaları” yazıyor, burası senin için işaret olsun dedi. Caddeyi geçtikten sonra sola dönerek düz yürüyeceksin, caminin bulunduğu sokağa girdiğiniz anda eviniz karşınızda dedi. Sadece caddeden, karşıya geçerken dikkat et, yeter demişti.

 Ana Cadde’nin diğer yakasına geçmek için kardeşimin elini tuttum. O tuttuğum eli, kardeşim yaşadığı sürece hiç bırakmayacaktım. Sırasıyla diğer kardeşlerimin elleri de tutunacaktı minicik avuçlarıma.

Abla olmanın verdiği aşırı sorumluluk duygusu gittikçe artacaktı zamanla.

Okula gitmek üzere evden çıktığımızda sorun yaşamaya başladık. Kardeşim, ağlayarak okula gitmek istemediğini söylüyordu. Annem, onu ikna ederek bizi uğurluyordu. Okula gelir gelmez önce kardeşimi sınıfına bırakıyordum. Evdeki sorunu bu sefer ben ondan ayrılırken yaşıyordum. Öğretmeni Şeyhan’ı masasının hemen önündeki sıraya oturtmuştu. Kıpkırmızı gözlerle boncuk boncuk gözyaşları süzülüyordu kardeşimin yanaklarından.  

Öğretmeni, masasının çekmecesinden çikolata çıkarıp Şeyhan’a ikram ediyordu. Kardeşimin gözü çikolatayı görmüyordu. Biraz sakinleştiğinde çantamı alıp sınıfıma gidiyordum. Zil çalar çalmaz kardeşimin sınıfına koşuyordum. Öğretmenimiz henüz gelmediği için sınıfta gürültüden durulmuyordu. Ders de işlenmiyordu tabii.

 Sınıfımdayken, öğretmeni kardeşimi sakinleştirememişse Hademe Salih efendiyi gönderip beni çağırtıyordu. Bazı günler sınıfıma çantamı bırakıp kardeşimin sınıfına gidiyordum. Son ders zili çaldığında sınıfımdan çantamı alıp eve gidiyordum.

 Kardeşimin sakin olduğu bir gün kendi sınıfıma gidip sırama geçip oturdum. Sınıfta kıyametler kopuyordu. Herkes bağırıyordu. Gürültüden neredeyse kulaklarım sağır olacaktı. Şaşkınlıkla sınıf arkadaşlarımı izliyordum. Birdenbire kapı açıldı. Kara gözlüklü, bıyıklı bir adam elinde kocaman bir değnekle sınıfa dalıp bağırdığında bütün sınıfın sesi soluğu kesildi. Kara gözlüklü, kızgın adam, ilk sıradan başlayarak elindeki değnekle herkesin kafasına olanca gücüyle vurmaya başladı. Sıra bana geldiğinde yüzüne baktım. Benim gürültü yapmadığımı fark etmesini bekliyordum ki bütün gücüyle değneği başıma indirdi. Adeta felç oldum. Hayatımda tokat dahi yemeyen ben, korkunç bir şiddete maruz kalmıştım.  

Ancak zil çaldığında kardeşimi hatırlayıp ayağa kalktım. Şeyhan’ı sınıfından alıp okuldan çıktık.  

Caddenin karşısına nasıl geçtiğimi fark etmeden dalgınlıkla yürüyordum. Birden dedemin belirlediği işareti kaçırdığımı fark ettim. Hiç bilmediğim bir sokakta yürüyorduk. Sokağın nereye çıkacağını da bilmiyordum.

  Doğru yolu bulmayı umarak kaybolduğumuzu kardeşime hissettirmemeye çalışıyordum. Upuzun bir sokak, biz yürüdükçe yürüyorduk. Birden bir meydana çıktık. Yüzleri ve kolları dövmeli kadınları, kadınlı erkekli bağıra bağıra konuşan kalabalığı gördüğümüzde kardeşim tekrar ağlamaya başladı. Gözlerinden yine boncuk boncuk gözyaşları yanaklarından akmaya başlayınca elini sıkarak “bunlar ağladığını görünce kaybolduğumuzu sanacaklar lütfen sus bir an önce buradan çıkalım” dememle kardeşim sustu.

Onu susturmayı başarmıştım ama ben de korkuyordum. Şehrin hiç bilmediğimiz, o güne kadar daha önce hiç görmediğimiz, çingenelerin yaşadığı bir yerlerdeydik.  

Kimse bize karışmadı. Kardeşimin elini sıkı sıkı tutarak oradan olabildiğince hızla uzaklaştık. Nihayet bir caddeye çıkmıştık. Bu cadde, bana tanıdık geldi. Arabayla köye gittiğimiz caddeydi bu. Caddeyi ters istikamette yürürsek belki eve gitmeyi başarabilirdim. Caddede yol boyunca peynir ve zeytin satan dükkanları görünce emin oldum.

Caddeden yukarı doğru yürüyüp sonradan dört ayaklı minarenin olduğu sokak olduğunu öğrendiğim yere gelince poğaça aldığım pastaneyi gördüm. Rahat bir nefes alabilirdim artık. Buradan sonra yine epey bir yolumuz vardı ama yolu artık biliyordum. Sola dönerek kaldırımda yürümeye başladık. Cadde oldukça kalabalıktı. Hava da neredeyse kararmak üzereydi.

Camiye varınca evimizin bulunduğu sokağa girip nihayet eve vardık. Anneme kaybolduğumuzu, kardeşimin çingeneleri gördüğünde çok korktuğunu, ağladığını anlattım.

Kardeşimin öğretmeni, derste hayvan resimleri göstererek harfleri öğretmeye çalışıyordu. F harfini gösterdiğinde fil fotoğrafını bulamayınca resim defterimde fil resmi yapmıştım, dedim.

Öğretmen, bize gösterebilir misin? diye sorunca sınıfımdan hemen alıp getireceğimi söyledim.

Sınıfıma geldiğimde gürültü duymadım, kapıyı çaldım ses yok.

Tekrar çalıp cevap alamayınca kapıyı açtım sınıf bomboş.

Bitişik sınıfın kapısını çaldım.

Kalın bir ses girin diye cevap verince kapıyı açtım. Karşımda öğretmen masasında, başıma değnekle vuran kara gözlüklü adam oturuyordu. Selam verip bitişik sınıfın öğrencisi olduğumu, arkadaşlarımın nerede olduğunu öğrenmek için geldiğimi anlatırken sınıf arkadaşlarımın sıkışık bir halde sınıfta oturduklarını fark ettim. Öğretmen, “peki kızım sen neden sınıfında değilsin?” diye sorunca kardeşimin sınıfında olduğumu anlattım.

Bu arada kara gözlüklü öğretmenin beni dinlerken sesinin yumuşadığını, merakla beni izlediğini fark ettim.

Öğretmen kızım bu böyle olmaz yarından itibaren gelip derslerine devam edeceksin. Öğretmeninizin izni bitinceye kadar sınıf arkadaşların benim sınıfımda ders yapacaklar, dedi.  

Çantamdan resim defterimi almak için izin isteyince Servet, çantamı çıkarıp sıranın üstüne bıraktı.

Öğretmen peki kızım çantandan istediğin defteri al diye izin verince hemen çantamı açtım. İçinden defterimi alıp kapıya yöneldim. Sınıftan çıkmadan önce dönüp öğretmeni başımla selâmladım. Kapıyı kapattığımda bütün sınıfın kahkahalarla güldüğünü duyunca çok şaşırdım. İstanbullu kız kibar konuşuyor dediklerinde çok şaşırdım.

Ertesi gün yeni sınıfımda derse başladım. Öğretmen sınıfa girdiğinde hep beraber ayağa kalktığımızda bize günaydın dedi.  Biz de günaydın öğretmenim diye cevapladık. Oturmamız için eliyle işaret yapınca yerlerimize oturduk.

Öğretmenimiz orta boylu, sarı benizli, hafif kambur, gözlerini büyük çerçeveli siyah gözlükler arkasında saklayan, bıyıklı bir adamdı. Siyah takım elbisesi, beyaz gömleği ve kravatıyla çok titiz biri olduğu anlaşılıyordu. Kıyafetlerini siyah renkli, pençeli Sümerbank ayakkabıları tamamlıyordu.

Öğretmen yoklama aldıktan sonra kızım tahtaya kalk bize dersi sen anlat bakalım neler biliyorsun? dediğinde güvenle yerimden kalkıp dersi anlatmaya başladım. Ben tahtada dersi anlatırken hocanın kara gözlüklerinin arkasından beni izlediğini fark ettim. Tamam kızım yerine oturabilirsin dediğinde teneffüs zili çalmıştı.  

Hemen kardeşimin sınıfına gittim. Kardeşim sırasında oturuyordu ve sakindi. Onu, sınıfından alıp okulun bahçesine çıktık. Sınıf arkadaşlarım koşarak yanımdan geçerken İstanbullu kız! İstanbullu kız! diyerek gülüyorlardı. Hiç tepki göstermedim onlara. Çok düzgün Türkçe konuştuğumu akrabalarım söylerdi zaten. Arkadaşlarımın alaylarına bir anlam verememiştim.

Zil çalınca kardeşimi sınıfına bırakıp kendi sınıfıma gidip sıramda oturdum.

İkinci derste de öğretmen beni yine tahtaya kaldırıp ders anlattırdı. Benden sonra bir iki öğrenciyi yerinden kaldırmadan konuyu anlatmalarını istedi. Aman Allah’ım, İlkokul 3. sınıf öğrencileri konuyu kitaptan okumaya çalışıyordu. Buna okumak denirse tabii. Heceliyorlardı.

Oldukça şaşkındım. O gün her derste öğretmen beni tahtaya kaldırıp ders anlattırdı. Sınıf öğretmenimiz doğum izninden sonra tekrar rapor almıştı.  

Kara gözlüklü öğretmen nihayet öğretmenimizin izninin bittiğini sınıfımıza dönmemiz gerektiğini söylediğinde herkes çantasını kapıp sınıftan neredeyse koşarak çıkmaya başladığında ben hiç acelem yokmuş gibi ağırdan alarak sıranın gözünden çantamı çekip çıkardım. Ayağa kalktığımda başımı kaldırıp öğretmene baktım. Herkesin ödünün koptuğu bu sert öğretmenden ayrılmak istemediğimi fark ettim.

  M. Emin öğretmenin, kapkara gözlüklerini çıkardığını, yüzünde çok yumuşak bir ifadeyle bana baktığını, fark ettim.

 Çantam elimde, bir adım atmıştım ki öğretmenin arkamdan bana seslendiğini duydum. Yerimde durdum. Dönüp öğretmenin yüzüne baktığımda Vecdet kızım, sen gitme, benim sınıfımda kal, senin sınıf öğretmenin yine izin kullanacaktır, o sınıfta kalırsan iyi bir eğitim alamayacaksın dediğinde bana doğru yürüyüp elimden tuttu ve masasının önündeki sıraya oturttu. İlkokuldan mezun oluncaya kadar yerim hiç değişmedi.

Müdürümüz Ahmet Bey, siyah takım elbisesi, beyaz gömleği ve kravatıyla çok iyi giyinen biriydi. Ceketinin kollarından gömleğinin manşetlerine taktığı kol düğmeleri görünüyordu.

 Beyaz tenli uzun yüzünü, çekici andıran çenesi tamamlıyordu. Briyantin sürülmüş saçları, ışıl ışıl parlıyordu. Müdür odası ikinci kattaydı. Kapının tam karşısındaki masaya ulaşmak için epey yürümek gerekiyordu. Pencereler baştan başa bütün duvarı kapladığından oda oldukça aydınlıktı. Saksılardaki çiçekler daha çok bir evin salonunu andırıyordu. Çantamı sınıfa bırakmış, müdür odasına yakın bir yerde arkadaşımla konuştuğum esnada Müdür Bey, odasından çıktı. Beni görünce Vecdet kızım gelir misin? dedi. Beni pencerenin önüne götürüp mikrofonu boyuma göre ayarladı.  “Andımızı sen okut” deyince bahçede sıraya dizilmiş öğrencileri görünce kalbim heyecanla çarparak andımızı okumaya başladım. Okulumuzdaki bütün öğrenciler hep bir ağızdan tekrar ettiler. Müdür Bey, bundan sonra her sabah andımızı sen okutacaksın dedi. İlkokuldan mezun oluncaya kadar her sabah, ilk işim çantamı sınıfıma bırakıp Müdür Bey’in kapısını çalıp doğrudan mikrofona giderek andımızı okutmaya devam ettim.

Öğretmenimiz M. Emin Bey ve eşi Nebile Öğretmen okulun en iyi öğretmenleriydi. Öğretmenimiz son derece disiplinli ve sertti. Bütün öğrenciler ondan çok korkardı. Bana karşı ise sevecen ve yumuşaktı. Ders aralarında M.Emin öğretmenin öğrencisi olduğumuzu öğrenen diğer öğrencilerin ilk sordukları soru ondan korkmuyor musunuz? olurdu.

 4. Sınıfa geçtiğimde yeni ders yılına geç başlamıştım. Hiç unutmam ilk dersteyken kapı çalındı. Gelen öğretmenimizin eşi Nebile öğretmendi. Beni görür görmez gözlerinin ışıl ışıl parladığını, sevinç çığlığı atarcasına Emiiiinn! Vecdet’in gelmiş! Dediğini hala hatırlarım.  

Nebile öğretmen, hafif kilolu, esmer tenli, kara kaşlı, yüzüne çok yakışan burnuyla çok sempatik bir insandı. Saçlarını ensesinde bir tokayla tuttururdu. Sınıfa girer girmez açık mavi önlüğünü giyerdi. Önlüğünün önünü açık bıraktığından siyah eteği ve bluzu görünürdü.

Öğretmenimiz sınıfa girer girmez yoklamayı aldıktan sonra beni hep tahtaya kaldırıp ders anlattırmaya devam etti.

Bazen teneffüslerde, diğer sınıfların öğrencileri, öğretmenimiz bugün derste şu konuyu anlattı dediklerinde hep şaşırırdım. Çünkü benim öğretmenim, sınıfına ilk geldiğim günden itibaren hiç ders anlatmamıştı. Sahi bizim öğretmenimiz neden ders anlatmıyordu?

24.05.2022

Önceki İçerikZ Kuşağının Devlet Yetkililerine Çağrısı!..
Sonraki İçerikYalan Çukuru!
Diyarbakır - Lice doğumlu İlkokulu Kayseri'de okuduktan sonra, ortaokul ve liseyi Diyarbakır'da bitirdi. Yakındoğu Hukuk Fakültesi‘nden mezun olduktan sonra Diyarbakir'a döndü. Hukukçu ve kolleksiyonerdir. Yaklaşık on iki yıl Kıbrıs'ta yaşadı. Kıbrıs'ın tarihini ve mimarisini inceledi. Bu amaçla Kıbrıs'ın müze ve ören yerlerini gezdi. Doğasını çok sevdiği Kıbrıs'ın çok kültürlü yapısından etkilendi. Yüzme ve bisiklet tutkunu olan Vecdet Dikan, fırsat buldukça doğa yürüyüşleri de yapar. Bir kitap ve edebiyat tutkunu olan Vecdet Dikan, Yaşamının tümünü edebi çalışmalarına ayırarak deneme, anı ve öykü türlerinde yazılar yazar.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz