Dün; 9 Kasım’dı… Bugün; 11 Kasım…

2

Yüreğimizi burkan, koca bir yılda belki de tek gündü dün… Özlemle dolu olduğumuz, gözlerimizin buğulandığı ve kalplerimizin acıyla güne başladığı tek sabahtı… En azından küçük bir kesimimiz için…

Evet, öyleydi.

Ve bugün 11 Kasım…

O huşu ile yaşadığımız yürek burkmalar, özlemler ve acılarımız n’oldu?

Seneye kadar rafa kaldırdık ve devam ediyoruz… Ve zarar gelmesin diye de üzerini özenle örtüyoruz. Çünkü seneye yine lazım olacak… 

Dün sabah birçoğumuz heyecanla sosyal medya hesaplarımıza girip coştukça coştuk. Hemen bir Atatürk resmi kopyalayıp – yapıştırdık. Ve altına belki de Atatürk’ün bile söylemediği bir özdeyişi ekleyip “şak” diye paylaştık. Ve hemen sonra takip etmeye başladık tatmin olmamış ego dertlerimiz yüzünden; “Acaba kimler beğenecek?” – “Acaba kaç like alacak?” – “Kaç RT olacak?” diye…

Bunlar tabii en masumlarıydı… Ve samimiyetle söylüyorum ki; eleştirmiyorum. Kimsenin elinde “Vatan Sevgisi” – “Dindarlık” ölçeği olmadığı gibi benimde elimde “Atatürkçülük” ölçen bir cihaz yok. Bu yüzden bilemem hanginiz samimisiniz hanginiz reklam ve popülerlik hatta çıkar amaçlı bu tip eylemlere girdiğini… Bende paylaştım Twitter hesabımda, dileyen girip bakabilir! 

Ama samimiyetlerinden ciddi şüphelerim olan birçok paylaşım gördüm… Hatta “yuh” dediklerim oldu. “Hiç utanmamışlar da…”

İşçinin – emekçinin – üretici ve ücretli çalışanının, hakkını kütür kütür ezen, sömüren, alın terlerinin karşılığını eşlerinin lüks düşkünlüklerine, çocuklarının spor arabalarına, yurt dışı eğitimlerine harcayan, türlü sahtekârlık ve oyunlarla insanları kendine mecbur bırakan ve sonra isteklerini “yoklukla tehdit ederek” yaptıran, metazori oluşturan birçok “Kapital ve Sermaye Sahibi” kişi ve ailelerin, binlerce hatta belki de milyonlarca liralar verip hazırlattıkları videoları – reklamları gördüm. Ünlü aktörler / aktrisler oynamış. 1938’de geçiyor çoğu… Sisli bir Kasım sabahında… Sorsanız onlardan büyük Atatürkçü yok! “Bak kardeşim binlerce lira verip film yaptırdım! Reklam verdim sayfa sayfa – boy boy!” İzlerseniz ve birazcıkta düşünme – sorgulama yetinizi kaybetmiş olsanız; gözleriniz dolar ve ayağa fırlayıp, avuçlarınız acıyana kadar alkışlarsınız… “Vay be” dersiniz… Peki, bugün nedir durum? Değirmenlerde işçi ve emek öğütmeye kaldıkları yerden devam… 

Milyonlarca çalışanın – memurun, çiftçinin, köylünün, orta sınıf burjuvanın birikimleriyle, hiç emek ve artık değer oluşturmadan sadece paradan para, kâğıttan para hatta laflarla – kelimelerle para kazanan birçok banka, sigorta ve finans şirketleri öyle görseller hazırlamış ki… Şaşar kalırsınız. Sanırsınız ki; “En büyük Atatürkçü bunlar” Yahu asıl sizsiniz; Atatürk’ün ilke ve inkılaplarına en büyük dinamit koyan! Atatürk’ün hazırladığı “I nci Milli İktisadi Kalkınma Planının” yırtılıp çöpe atılması için var gücüyle çalışan… 

Peki bugün? 

Son derece lüks, pahalı ve parfüm kokan plazalarınızda yola devam…

Öyle omurgasız, öyle ikiyüzlü, öyle haysiyetsiz insanlar gördüm ki, dün hepimize ders veriyorlardı. Mustafa Kemal’e ayyaş diyenler dün en büyük Atatürkçü idiler… Yılın 364 günü sağdan soldan, yukarıdan aşağıdan, korkakça ve rezilce Atatürk’e ince ince laf söyleyenler dün hepimizden daha Kemalist’ti… Atatürk ilkelerine koca bir yıl sırt çevirenler dün herkesten daha çok savunuyordu Atatürk’ü… Utanmakla kalmadım iğrendim de!

Bir gün endişe ediyorum; tüm bu yazılarımda sonra, devran döndüğünde karşıma geçip; “Sen Abdülhamid’i savundun! Alçak! Atatürk düşmanı! Ben Atatürk’ü senden daha çok sevdim” derler diye… Ve tek duamdır, umarım ki herkes, bu ülkedeki istisnasız her bir birey, bu topraklarda yaşayan her bir insan Mustafa Kemal Atatürk’ü benden daha çok sever… 

Bakın o zaman ülke nasıl cennet oluyor…

Gelgelim diğer yandan;

Evet, dün 10 Kasım’dı. Bu ülkenin kurucusu ve ordularıyla birlikte emperyalist güçlerden, işgalcilerden, ırz ve namus düşmanlarından kurtaran, bu ülkeye sınıf atlatan, az zamanda çok büyük işler yaparak, “Padişaha kul ” olmuş koca bir güruhu “ulus” yapan, ne okuduğunu ne yazdığını anlayan – çobanlıktan başka bir şey bilmeyen, cahil ve eğitimsiz bir milleti çağdaş medeniyetler seviyesine çıkartan bir insanın sonsuzluğa gittiği gündü. “Evet; O Atatürk’tü.”

Atatürk sadece bir insan değildi. 

Bir fikirdi. Bir ideaydı. 

Kimileri için bir hayal, kimileri için bir düş, kimileri içinse bir kâbustu. 

Bir felsefe ve sosyoloji konusuydu; Atatürk! 

Birçok dilde yazılmış, yazılan ve yazılacak olan kocaman bir kütüphaneydi. Birçok bilim dalına yeni terimler kazandırmış müspet bilimdi. Yeryüzünde eşi benzeri olmayan bir dehaydı. Dünya lideriydi! Ve bunu kendisi ya da peşinde olan üç beş cahil değil tüm dünya söylüyor ve kabul ediyordu. Yaptıklarını, verdiklerini, çektiklerini ve yaşadıklarını anlatmaya hiçbir kelime yetmez. Kelimelerin çokluğundan – azlığından değil henüz onu anlatacak bir alfabe bulunmadığı için kelimeler yetmez. Atatürk’ü eleştiremezsiniz! Buna ne çapınız ne de donanımınız yeter! Asla da zarar veremez sizin söyledikleriniz o iradeye! Ve gururla yazıyorum ki; “Atatürk” ölümsüzdür! Birimizi, beşimizi, binleri öldürebilir, hapislere atıp, çürümeye mahkûm edebilirsiniz ama milyonlarca yürektedir o sevgi!

Ancak bir insan olarak bakıldığında daha basitti her şey. Herkes gibi dünyaya geldi, iyi / kötü yaşadı ve erken ya da geç bir şekilde süresini doldurdu ve gitti. Hataları vardı. Özlemleri, heyecanları, hayalleri, arzuları vardı. Kusurları vardı. Kocaman hayal kırıkları, pişmanlıkları… Eksikti bazı konularda. Arkadaşlarıyla sofradayken çakırkeyf olup, paldır küldür kalkıp tüm sofra arkasında bakakaldığında o bir halk bahçesine gidip gençlerle, diğer insanlarla halay çekti. “Efendiler, bunun adı rakıdır. Yıllarca padişahlar sizlerden gizli içtiler. Buyurun şimdi hep birlikte içelim” dedi ayağa kalkıp. Halkıyla kadeh tokuşturdu. Salıncağa binip sallanırken kahkahalar atarken fotoğrafı var mesela. Belli ki çok eğleniyormuş. Yüzerken, tenis izlerken, vapurda, sahilde, balıkçıların sofrasındaydı. İnsandı yahu o! “Evet, işte o da; Mustafa Kemal’di.”

Annesinin biricik; Mustafa’sı. 

Öğretmeninin; zeki ve akıllı Kemal’iydi. İnsandı o. Evlendi, beceremedi; boşandı. Parasız kaldı. Yokluklar yaşadı. Evindeki halıları sattırdı anasına – bacısına harçlık çıksın diye. Dünyalara rest çekti ama yalnız kaldığında aklına Selanik geliyor, Manastır geliyordu, memleket özlemiyle doluyordu içi. Son nefesini verirken; “Hadi gidelim Adalet buralardan” diyecek kadar hayat doluydu. Ölmek istemiyordu. Bir kaçış, bir yol arıyordu belki de. Ve son kelimesi; “Aleykümselam” oldu. Artık ne gördüyse, ne tür halüsinasyonlarla baş başa kaldıysa ya da onu ziyarete her kim geldiyse… Onu da kimse bilmiyor. İşte bu Mustafa Kemal’di. Kendine dikkat etmeyen, sağlığına zerre özen göstermeyen, son yıllarını acımasız ve hunharca harcayan bir insandı. Evet, eleştirebilirsiniz Mustafa Kemal’i. Çok doğaldır ve bu hakkınızdır da. Ve ölümlü, ölmüş bir insandır Mustafa Kemal. Bilmiyorum şuan na’şının durumu ne ama herhangi bir kimyasal mumyalama işlemi görmediyse çoktan çürüyüp, yok olmuştur. Çünkü o sadece bir insandı… 

Bu sebeple 10 Kasım’ı iki türlü ele almalıyız;

Bir; Atatürk’ün sonsuzluğa intikali ile bize bıraktıklarına minnet duymak ve saygıyla yâd etmek…

İki; Mustafa Kemal’in ölümü… Kimi için dua ile sûre ile kimi için kalplerinde acı ile…

Ve artık bu 10 Kasım’ı bir “yas – matem” gününden çıkartmak gereklidir. Yası, matemi eğer kaldıysa eşi, dostu, akrabası tutsun. Öldü adam yahu! İster özleyin, ister ağlayın, ister tepinin. Mustafa Kemal Atatürk öldü ve bir daha gelmeyecek! Ne kadar yas, matem tutsakta değişen bir şey olmayacak. Sosyal medyada ne kadar üzüldüğünüzü gösterseniz de, profillerinizde çıldırsanız da; yok, gelmeyecek geri. Ki bakın etrafınıza; bugün 11 Kasım… Ne farkı var; 9 Kasım’dan?  

Ama değiştirebileceğimiz bir şey var! Evet, var!

Bundan sonraki 10 Kasımları dünkü gibi “şovenist ve popülist çılgınlık” gününden kurtarabiliriz ve “10 Kasım Atatürk’e Yemin ve Ant İçme Günü” ilan edebiliriz! 

“Onun bizlere bıraktığı tüm ilke ve inkılaplara! Onun değerlerini yaşatacağımıza! Çalmayacağımıza (bunu herkes diyemez muhtemel), kayırmayacağımıza (buda biraz muallak), hak yemeyeceğimize (işte burada ciddi sıkıntılar çıkartacak olanlar tanıyorum)! Cumhuriyete bağlı, kanunlara / nizamlara uyan, kişisel hak ve özgürlüklere saygılı olacağımıza! “Yurtta Sulh – Cihanda Sulh” felsefesini düstur edineceğimize! Adil ve eşit olacağımıza! Her bir canlının yaşam hakkını savunacağımıza! Herkesin dinini, dilini, örfünü – geleneğini dilediği gibi yaşama hürriyetini tanıyacağımıza, hiç kimseyi düşünceleri yüzünden suçlamayacağımıza, düşüncelerini söylemesine engel olmayacağımıza; Namusumuz ve Şerefimiz üzerine ant içelim.” 

Ve gelin bunu her 10 Kasım günü yapalım!

Ve bunu, bu topraklarda yaşayan “halk” olarak, hep birlikte aynı anda yapalım! 

Bırakalım artık bir arpa boyu yol aldırmaz çılgınlıkları ve medyatik şaklabanlıkları, silelim timsah gözyaşlarını…

Bir şeyler yapalım ve bunu hemen yapalım! İşe yarar mı yaramaz mı bilmeyiz ama en azından yeminini tutmayanlara karşı yaptırım gücümüz olur Halk olarak… Kim bilir belki de adli olarak… 

Buyurun madem çok seviyorsunuz ve mademki samimisiniz, o zaman; “Görelim ve Ölelim…”

2 YORUMLAR

    • Sayın Erzurumlu,

      Uzun zamandır böyle ışıltılı yorumlar yapmıyordunuz. Sizi tekrar gördüğüme sevindim.

      Teşekkür ederim ilgi ve alakanız için…

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz