Ebû Hanîfe’nin Siyasal Mirası

5
Mehmet Gündoğdu
Latest posts by Mehmet Gündoğdu (see all)

Ebû Hanîfe’nin Siyasal görüşlerini anlatmak için: “Ebû Hanîfe’nin Siyasal Fıkhı-1, 2 ve3 başlıklı  yazılar yayımlamıştık. 

İşte şimdi o yazılarımızın sonucu olarak  bu yazımızı sunuyoruz.  Hadi buyurun okuyalım.

İslam siyasi tarihinde ulema-umera ilişkisi, ulemanın çoğunluğunun “saray alimliği“ne soyunması nedeniyle sorunlu geçmiştir. Buna rağmen umeranın baskıya dayalı keyfi yönetim ve zulmü karşısında direnen ulemanın varlığı da bir gerçektir. 

Bunların başında İslam tarihinin en etkili alimlerinden birisi olan İmam-ı Azam Ebu Hanife gelmektedir.

Emevi ve Abbasi saltanatının despotik yönetimlerine karşı hak ve adaleti temsil eden duruşu, muhalif kimliği ve siyaseti, döneminin yönetimlerine karşı çıkan muhalefeti, gerek ilmi gerekse de maddi açıdan desteklemesi ve teşvikleri, klasik Ehl-i Sünnet kanadının aksine, istikrar ve otorite talebini değil adaleti ön plana çıkaran bir siyasi mücadele ve direniş sergilemesi, şura ve meşveret eksenli yönetim anlayışı ve nihai olarak akılcı ve özgürlükçü tutumu ile Ebu Hanife; kendi dönemine olduğu gibi günümüze de ışık tutmaya devam etmektedir. 

Ebu Hanife’nin siyasi mücadelesi ve siyasi fıkhı kendisine nispet edilen Hanefi mezhebi ileri gelen mensuplarınca dikkate alınmamış, bir şekilde gizlenmeye ve örtbas edilmeye çalışılmıştır.

Durum böyle olunca Ebu Hanife’nin fıkıhta, kendisini bile geride bırakacak öğrencileri olmuş olsada;  bu öğrenciler  tarafında onun ortaya koyduğu siyasi mücadelesinin mirası görmemezlikten gelinmiş, önem verilmemiş ve devralınmamamıştır.

Ebu Hanife’nin siyasal mirasının böyle yetim kalışı, Hanefiliği de içinde barındıran Ehli Sünnet ve’l Cemaat kanadının yönetim/otorite ile bağlantıları, Nisa, 4/59. Ayeti kaynak gösterilerek emir sahipleri lehine münasebetlerin sürdürmesine neden olmuştur. Bu günde aynı anlayış devam etmektedir. O Ayette:

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin, sizden olan ülü’l-emre de. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah’a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız- onu, Allah’a ve peygambere götürün. Bu, elde edilecek sonuç bakımından hem hayırlıdır hem de en güzelidir”. ( Nisa, 4/59)  Bu ayette; Allah’a,  Resülullah’a, Ülü’l-Emre itaat kayıtsız şartsız aynı seviyede tutulmuştur.

Halbuki, bu ayette Allah’a ve Peygamberine “İtaat ediniz” emri  ayrı, ayrı tekrarlandığı halde; bu emir tekrarlanmadan “ülü’l-emre de…” denilmesi, bunlara itaat yükümlülüğü bakımından Allah ve resulü gibi olmadıklarına;  Ayrıca “sizden olan” ibaresi ile,  emirleri meşrû (Allah ve resulünün tâlimatına uygun) olmadıkça kendilerine itaat edilmeyeceğine işaret etmektedir. 

“Hiçbir mahlûka, Allah emrine uymadığı takdirde itaat edilemez”, “Ancak mâruf (meşrû) olan emre itaat edilir”, “Allah’a itaatsizlik sayılan emre itaat edilmez” (Buhârî, “Ahkâm”, 4, “Megazî”, 59; Müslim, “İmâre”, 39) meâlindeki hadisler bu kaideyi açıkça ifade etmektedir. 

Âyetin nüzûl sebebi de aynı kaideyi destekler mahiyettedir: Hz. Peygamber bir gruba (seriyye) askerî görev vermiş, başlarına da Abdullah b. Huzâfe’yi geçirmişti. Abdullah bir sebeple öfkelenmiş, emri altındakilere odun toplayıp yakmalarını, ateş olunca da içine girmelerini emretmişti. Emri alanlar tereddüt içinde kaldılar. Bir kısmı “Komutana (ülü’l-emre) itaat edilir” diye ateşe girmeye teşebbüs ediyorlar, bir kısmı ise “bu itaatin, buyruğun meşrû olmasına bağlı bulunduğunu” düşünerek onları engelliyorlar, “Biz ateşten kaçarak Peygamber’e katıldık” diyorlardı. 

Bu çekişme devam ederken ateş söndü, seferden dönünce durumu Resûlullah’a arzettiler. “Ateşe girseydiler kıyamete kadar ondan kurtulup çıkamazlardı. İtaat ancak meşrû emre olur” buyurdu (Buhârî, “Ahkâm”, 4,), (Diyanet, Kur’an Tefsiri)

İmam’ı Azam Ebu Hanife’nin görüşü ve fetvaları bu düzlemde idi. O yüzden Ebu Hanife’nin örnek siyasi mücadelesi, akla, bilgiye, özgürlüğe hak, hukuk ve adalete verdiği değer yerine, ne yazık ki, kendisinden sonra,  Hanefiliğin salt iman, ibadet ve muamelat unsurları İslam dünyasına hakim olmuştur. 

Bu durum hem zihni bir kısırlık dönemi başlatmış hem de adalete dair tüm nasihatname ve söylemlere rağmen, böyle bir siyasi fıkıh anlayışı olmayınca, İslam dünyasında çoğunlukla baskı ve zulmü esas alan yönetimler işbaşında olmuş ve Ehli Sünnet ve’l Cemaat çevreleri tarafından,  yukarıdaki ayet kaynak gösterilerek bu yönetimler desteklenmiştir.

Sonuç olarak, İslam Aleminin bu çıkmazdan kurtulması, Ebu Hanife’nin ölümü pahasına savunmuş olduğu şûra, adalet,  liyakat temelli değer ve ilkelerin siyasete temel olması, siyasi fıkhın yaygınlaşması ile imkan dahiline  olabilecektir.

Aksi halde, İslam toplumlarında; Kur’an’a ve Resülullahın uygulamalarına rağmen, baskı, nepotizm, zulüm, eşitsizlik, hoşgörüsüzlük, bağnazlık, ayrımcılık, ve çatışmalar var olmaya devam edecektir.

Kaynak: Dergipark, Adem ÇAYLAK,Rabia Nur KARTAL, “İslam Siyasi Tarihinde Bilgi (Ulema) İktidar (Umera) İlişkisi: Ebu Hanife Örneği.

5 YORUMLAR

  1. “Durum böyle olunca Ebu Hanife’nin fıkıhta, kendisini bile geride bırakacak öğrencileri olmuş olsada; bu öğrenciler tarafında onun ortaya koyduğu siyasi mücadelesinin mirası görmemezlikten gelinmiş, önem verilmemiş ve devralınmamamıştır.”
    Makaledeki bu sözler çok ağır bir ithamdan öteye geçmemektedir. Ebu Yusuf’un ilk kadılık görevi ailesiyle Bağdat’a yerleşip Abbasi halifesi Mehdi Billah ile tanışmasından sonra başlamıştır. Bu tarih de Hicri 166 dır. Yani H. 150 de vefat eden Ebu Hanife’den 15 yıl sonradır. Bu 15 yıl ne yaptığı geçimini nasıl temin ettiği bilinmemektedir. Ebu Yusuf’un devlet erkanı ile görüşmeler yapması Onu kadlık görevinden almayıp vazifesini devam etmesi iradesinde bulunan Halife Harun Reşid dönemindedir. Bu dönemde Ebu Yusuf’a zaman zaman, yöneticilerin arzuları doğrultusunda fetvalar vererek bu noktaya yükselmekle itham edenler olmuştur. Harun Reşid döneminden önce böyle bir itham görmemekteyiz. Bu ithamın ne kadar yersiz, mesnetsiz ve doğru olmadığını; Kitâbü’l-Ḫarâc’ın mukaddimesinde Hârûnürreşîd’e hitaben yazdığı şu satırlar onun bu ithamları hak etmediğini göstermeye yeterlidir: “Bugünün işini yarına bırakma… Allah’ın sana verdiği görevde bir saat bile olsa hakkı yerine getir. Kıyamet gününde yöneticilerin en mutlusu halkı en mutlu olandır. Sen doğru yoldan ayrılma ki halkın da ayrılmasın. Arzularına uymaktan ve öfkelenip intikam almaktan sakın…” (Kitâbü’l-Ḫarâc, s. 3-4).
    İmam Muhammed’e gelince halifenin kadılık teklifini kabul etmediği için iki ay hapis yattığı rivayetleri vardır. Bunları teyid etmek zordur. İslam Ansiklopedisindeki bilgiler şu doğrultuda: İmam Muhammed b. Hasan Şeybânî’nin yaşadığı dönemde Abbâsî halifelerinden Ebü’l-Abbas es-Seffâh, Mansûr, Mehdî-Billâh, Hâdî-İlelhak ve Hârûnürreşîd iktidarda bulunmakla birlikte kaynaklarda onun sadece Hârûnürreşîd ile ilişkisinden söz edilmekte ve bunun da Ebû Yûsuf’un tavsiyesiyle başladığı belirtilmektedir. Hârûnürreşîd, Şeybânî’yi yine Ebû Yûsuf’un tavsiyesiyle Abbâsî halifelerinin yazlık başşehri Rakka kadılığına tayin etti. Şeybânî bu esnada ilmî çalışmalarına ara vermeyip er-Raḳḳıyyât ve es-Secedât adlı iki eser yazdı (Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1424, 1669). Hârûnürreşîd, Zeydî imamı Yahyâ b. Abdullah’ın 176 (792) yılındaki isyanından dolayı onunla istişare ettiğinde (Taberî, IV, 631) Ali evlâdı taraftarı olduğu izlenimi uyandırdığı için halifenin güvenini kaybetti, 187’de (803) kadılık görevinden azledilerek fetva vermesi yasaklandı ve eserlerinde isyana sürükleyen görüşlerin bulunup bulunmadığı kontrol edildi. Ardından Hârûnürreşîd, bu olayda kendisinin kusurlu olduğunu anlayıp Şeybânî ile temasını sürdürdü ve Ebû Yûsuf vefat edince onu baş kadılığa getirdi. İmam Züfer’in kadılık yaptığı ile ilgili bir bilgi de bize ulaşmamıştır. Vallahu A’lem.

  2. Harun Reşid de (ö.193/809) kendisinden önceki Halifeler gibi Ehli beyte yönelik bu baskı politikasını ağırlaştırarak devam ettirmiştir.

    Harun Reşid’in baskı politikasını devam ettirmesinin muhtemel sebeplerinden biri, II/VIII. asrın ikinci yarısında Musa Kâzım’a bağlı bazı Ehl-i Beyt alimlerinin, dini ve siyasi liderliğin (imametin) nas ve tayinle olduğunu iddia etmeleridir.

    Bu iddialar, Abbasi iktidarının meşruiyet zeminine teorik planda zarar verebileceği endişesini doğurmuş ve saltanat müessesinin temellerini yıpratacak birtakım gelişmelerin olması ile birlikte Harun Reşid, Ali Oğulları’na yönelik ciddi tedbirler almıştır. Örneğin bu tedbirler çerçevesinde Musa Kâzım da dâhil, Ali Oğulları’ndan bir çoğunu rafizi oldukları gerekçesiyle hapsettirmiştir. Hatta Musa Kâzım’ı öldürme girişiminde bulunmuş, fakat netice alamamıştır. Yine Harun Reşid, bu dönemde tutuklama kampanyasını daha da genişleterek ileri gelen Mu’tezilî alimlerini de hapse attırmıştır.
    Harun Reşid’in bu zulümlerine kimler fetva vermiştir acaba? İsmail hocam.

  3. Sayın İsmail hocam, İmam Azam’ın talebeleri onun siyasal mirasını aktarmamışlardır.
    O dönemin Halife’leri bürokrasiyi değerlendirirken kim kimden taraf olduğunu değerlendirdiklerinden o konuya hiç girmemişlerdir.

    Hutbelerde ehli beyte küfür veya konuşmalarında hakaret etmeyen hiç kimseye resmî görev verilmemiştir.

    İmam Muhammed, ben ehli Beyt taraftarı değilim diye dil dökse de, imamı Azam’ın talebesi meşhur alim olduğu (Harun Reşid zararından endişe ettiği) için paçayı zor kurtarmıştır.
    İsmail Hocam yazımızı okuduğunuz ve tahlil yaparak tenkit ettiğiniz için teşekkür ederim Selamlar.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz