Fahriye Teyze

3
Latest posts by Vecdet Dikan (see all)

Oturduğum apartmanın arka bahçesine bitişik, yüksek bir duvarla çevrili Fahriye Teyzenin eviyle komşuyduk.

Fahriye Teyzenin Rumlardan kalma evi; ön cephesi ana caddeye bakan, güzel ve kocaman bahçesi olan büyük bir malikaneydi.

Çıkarmadan sonra, Fahriye Teyzeye güneyde kalan mallarına karşılık eşdeğer tapu olarak verilen gayrimenkullerden biriydi bu ev.

Evinin etrafı küçük taşlarla örülmüş yüksek bir duvardan oluşuyordu. Bu duvar, bahçenin üç cephesini baştan başa bir sur gibi koruyordu.

Duvar boyunca nar ağaçları dikilmişti.

Önce baharda açılan nar çiçekleri, sonra da sonbahara doğru olgunlaşan ve kabuğunu patlatırcasına içlerindeki enerjiyi doğaya fışkırtan envai çeşit narlar, duvarı aşarak albeniyle arzı endam ediyorlardı yıl boyunca.

Portakal ve mandalina ağaçları baharda açan çiçekleriyle bahçeyi Çiçek Festivaline çeviriyordu adeta.

Koca bahçe yetmezmiş gibi Fahriye Teyzenin teneke kutulara ve saksılara ekili çiçekleri de vardı. 

Haftada iki gün çeşmeden su akardı ve o yaşında hortum elinde bütün gün ayakta çiçekleri tek tek sulardı.

Birkaç yıl öncesine kadar bahçesine dağdan bir su kanalının geldiğini inşaatlar ve yollar yapıldıkça eski su kanalının tahrip edildiğini suyun artık akmadığını üzülerek anlatmıştı.

Çıkarmadan sonra, Güneyden Kuzeye geçtiklerinde hasta olan kocasını Girne’deki hastanede tedavi ettirmek istemiş ancak savaş koşullarındaki yoğunluktan dolayı sedye üzerinde koridorda doğru dürüst tedavi edilemeyen eşi kısa bir süre sonra hayatını kaybetmiş kırk yaşlarında üç çocuğuyla dul kalmıştı.

Savaştan hemen sonra her iki oğlu Türkiye ye tıp tahsili yapmak için gitmişti. 

Girne’nin merkezinde açtığı pastanede uzun yıllar çalışarak oğullarının üniversite masraflarını karşılamıştı.

Geceler boyu kabuklarını soyduğu bademlerin zamanla parmaklarının eğrilmesine neden olduğunu o günleri hatırlayıp hüzünlü bir sesle anlatıyordu Fahriye Teyze.

Her iki oğlu üniversiteden mezun olduktan sonra Kıbrıs’a dönmemişti bir daha.

Bin dokuz yüz yetmiş beş yılında Türkiye’nin adaya yaptığı çıkarmayla, Fahriye Teyze bu bahçenin yeni sahibi olmuştu. 

Biz tanıştığımızda doksan yaşlarındaydı. 

Tatillerde Türkiye’den döndüğümüzde bizi mutlaka görmeye gelir, evinize gittiğinizi bilirim ama yine de sizi merak ederim diye tatlı, tatlı yakınırdı. Kadıncağızın bizi özlediği her halinden belli olurdu.

Fahriye teyzenin evi, ikinci derece tarihi eserdi. Onu ilk ziyarete gittiğimde ana cadde üzerindeki ferforje demir kapıdan bahçeye girmiştim. Çakıl taşlarıyla döşenmiş yolun sağında ve solunda dizili saksılarda çiçekler ekiliydi.

 Yolun sağında bir havuz vardı. 

 Üç basamaklı merdivenden çıktıktan sonra sahibi gibi yaşlanmış hayat damarları yer yer ahşabın yüzeyinde belirgin hale gelmiş kapının önündeydim.

 Kapı, zengin geçmişinin azametini koruyordu hala.

 Kapının üstünde çok zarif bir kadın eli sanki dokunulmayı bekliyor gibiydi.

 Hafifçe bu zarif ele dokunduğumda madeni bir ses çıktı.

 Kapıyı açan Fahriye Teyze, zayıf ve süzgün yüzüne oldukça büyük gelen gözlükleriyle başından hiç çıkarmadığı rahibeleri andıran siyah örtüsünü başına bone gibi bağlamıştı.  Bu siyah örtü yitirdiği eşinin acısını örtüyordu sanki.

 Giydiği siyah renkli entarinin içinde oldukça narin ve yaşından dolayı oluşan kamburuyla formunu kaybetmiş bir ağaç gibi öne doğru eğilmişti.

Manastırda yaşayan rahibeleri andırıyordu. Yaşından beklenmeyecek dinç bir sesle lütfen buyurun deyip yana çekilerek beni içeri davet etti.

Kıbrıs mimarisinde Evin kapısı doğrudan salona açılıyordu. Fahriye Teyze, şöminenin karşısındaki koltuğa oturmam için ısrar etti.

 Şöminenin üzerine dizili fotoğraflar Fahriye Teyze’nin bütün hayatının özeti gibiydi.

 Kanepesinin üstüne eteğine dantel geçirilmiş bembeyaz bir örtü sermişti.

Koltuğun yanına koyduğu sehpanın üzerinde telefonu ve ajandası vardı.

Ben gelmeden önce evdeki bozuk musluğu tamir ettirmek için ustayı aradığını söyledi.

 Bu yaşında evinde tek başına yaşayan ihtiyaçlarını hala karşılayabilen bu yaşlı kadın geçmişteki mücadeleci yapısından izler taşıyordu hala. 

Kahvenizi nasıl alırsınız diye sorduğunda mahcubiyet duyarak izin verirseniz ikimize kahveleri ben yapayım diye yerimden hafif doğruldum. 

Siz benim misafirimsiniz kahvenizi nasıl içeceğinizi söyleyiniz mutfak hemen burada diyerek eliyle mutfağı gösterdi. 

Lütfen şekersiz dediğimde yerinden kalkıp mutfağa yöneldi. Bende şöminenin üzerindeki fotoğrafları seyre daldım.

 Gençliğinde narin ve güzel bir yapısı olan bu yaşlı kadın şimdi şubat ayının ayazını yemiş ince ve kuru bir söğüt dalını andırıyordu adeta.

 Eşi ise beyaz tenli, adaleli yapısından güçlü bir adam olduğu her hâlinden belli olan bir adamdı. İki oğlu babalarını andıran bir fiziğe sahipti. 

Bir de kızı vardı Fahriye Teyzenin. Kızı bukleli saçları yuvarlak hatlarıyla yaşından önce gelişip serpilmiş bir intiba bırakıyordu insanda.

 Elinde kahve tepsisiyle bana doğru geldiğini fark ettiğimde nezaketen ayağa kalkıp hiç değilse tepsiyi elinden almaya çalıştım. Lütfen yerinizden kalkmayın dediğinde çaresizce durumu kabullenip oturdum. 

Tepsiyi bana doğru uzattığında bu yaşında kahve tepsisinin üzerindeki beyaz dantel örtüyü gördüğümde iki ayrı coğrafyada ortak kültürel yaşam tarzımızın olduğunu fark etmiştim. 

Çünkü; benim annemde kendi elleriyle işlediği danteller ve iğne oyalarıyla evimize çok ince zevkleriyle kişiliğini ve farklılığını yansıtırdı.

Beni asıl şaşırtan bu yaşında hala güzel alışkanlıklarını sürdürebilmesiydi Fahriye Teyze’nin. 

Kahve fincanının yanında küçük bir tabağın içinde pasta da ikram etmişti.

 Pastayı kendisinin yaptığını söylediğinde artık şaşırmamam mümkün değildi. Kendi kahvesini de alıp karşıma oturdu.

Eskiden pastanede müşterilerim için şimdi ise misafirlerime pasta yaparım dedi.

Adadaki kadınların gençlerle arkadaşlığı sevdiğini öğrenecektim zamanla.

Kızını sorduğumda onu Fransa’ya tahsile gönderdiklerini ama kızının okumak istemeyip geri döndüğünü söyledi.

 Eşinin kendi yaşıtı ve iş arkadaşı bir tüccarla kızını evlendirdiğini damadının eskiden evlerine gelirken kızı çok küçük olduğu için ona oyuncak bebekler getirdiğini söylerken bu yaşında gözlerinden sönmüş ve küllenmeye yüz tutmuş acısının izleri okunuyordu hala.

 Eşim kararını vermişti. Hilmi’yi iyi tanıdığını ve kızına çok iyi bir eş olacağını söyleyerek son sözünü söyledi.

 Anne kıza durumu kabullenmek kalmıştı.

Kızım için bir ev yaptırdık.  Bütün çeyizlerini kendi elimle hazırladım. Düğünlerinden sonra Türkiye’ye balayına gittiler.

 Onlar balayındayken savaş çıktı ve evlerine dönemediler. 

O kadar özenle yaptırdığımız ev ve hazırladığım çeyizler gözlerimin önünde yağmalandı. Bizde mecburen Güneyde Limasol’dan Kuzeye Girne’ye geçtik. 

Neden Girne diye sorduğumda da Limasol’da oturanları Girne’ye yerleştirdi Hükümet demişti.

Kapının çalınmasıyla birlikte sohbetimiz bölünmüştü Fahriye Teyze, kapıyı açmak üzere koltuğundan kalktı. 

Yetmiş yaşlarında sarı saçlı uzun boylu ve çok şişman bir kadın içeri girdiğinde kızım Kıvanç diyerek bizi tanıştırdı Fahriye Teyze.

Kıvanç hanım çok yorgun bir halde ağır ağır yürüyerek kendisini adeta koltuğa bıraktı.

 En çok dikkatimi çeken bacakları olmuştu Kıvanç Hanımın. 

Boğum, boğum etler ayak bileğine kadar devam ediyor ve bu ağır cüsseyi zavallı minik ayakları taşıyordu. 

Fahriye Teyze, kızına kahve isteyip istemediğini sorunca? Kıvanç Hanım hiç istifini bozmadan kahve içeceğini çok rahat bir ifadeyle söylediğinde yine şaşıracaktım. 

Annesi mutfağa gidip bana hazırladığı tepsiyi aynı seremoniyle kızına ikram etti.

Kıvanç Hanım, çocuklarına yemek yedirdiğini ve o yorgunlukla annesine geldiğini anlatıyordu. O yaşına ve kilosuna rağmen arabasını kendisi kullanabiliyordu.

Kızı, çok zengin bir adamla evli olmasına ve birçok eve sahip olmasına rağmen savaştan önce verdiği o evde oturamayınca içinde ukde kalmıştı Fahriye Teyzenin. 

Daha sonraki sohbetlerimizde oturduğu evin tapusunu kızına vereceğini söylemişti Fahriye Teyze. Çünkü; kızlarına bir ev vermek âdetlerindendi.

Kızının kendileriyle birlikte oturmasını teklif ettiğini bunu asla doğru bulmadığını söyledi.

 Damadım ne kadar iyi olursa olsun benim yanımda kızıma, söyleyebileceği kırıcı bir sözüne tahammül edemem. Bunun için tekliflerini kabul etmedim. 

  Direngen ve onuruna düşkün bu yaşlı kadını tanımak beni son derece mutlu kılmıştı.

Kıbrıs’ta bulunduğum yıllarda çocuklar evli dahi olsa öğle yemeklerini annelerinde toplanıp yemekteydiler. 

Benim dönmeme yakın Fast food yiyecekler çoğu yerde olduğu gibi bu güzel birlikteliği bütün ailelerde olmasa bile zamanla bozacaktı.

Önceki İçerikÖmer Faruk Gergerlioğlu ile Adalet Gezisi
Sonraki İçerikAtatürk Havalimanı yok edilmeye çalışılırken yüzlere vuran rahatsızlık
Diyarbakır - Lice doğumlu İlkokulu Kayseri'de okuduktan sonra, ortaokul ve liseyi Diyarbakır'da bitirdi. Yakındoğu Hukuk Fakültesi‘nden mezun olduktan sonra Diyarbakir'a döndü. Hukukçu ve kolleksiyonerdir. Yaklaşık on iki yıl Kıbrıs'ta yaşadı. Kıbrıs'ın tarihini ve mimarisini inceledi. Bu amaçla Kıbrıs'ın müze ve ören yerlerini gezdi. Doğasını çok sevdiği Kıbrıs'ın çok kültürlü yapısından etkilendi. Yüzme ve bisiklet tutkunu olan Vecdet Dikan, fırsat buldukça doğa yürüyüşleri de yapar. Bir kitap ve edebiyat tutkunu olan Vecdet Dikan, Yaşamının tümünü edebi çalışmalarına ayırarak deneme, anı ve öykü türlerinde yazılar yazar.

3 YORUMLAR

  1. Vecdet Hanım, Kıbrıs’la ilgili anılarınızı zevkle okuyorum. Tebrik ederim. Ancak sizin yazılarınızı okudukça, Kıbrıs’a taşınasım geliyor.

    • Merhaba,
      Kıbrrıs’ı büyük bir aşkla sevdim.
      Tarih, doğa içiçeydi.
      Eski liman şarap, zeytinyağı ve tahıl ambarları günümüzün turistik cafe ve lokantaları. Limandan deniz fenerine yürüdüğünüzde doku aynı. Marmaris ve bodruma bakin deniz doldurulmuş ve her yer beton. Plâstik masa ve sandalyeler.
      Emekli olduğunuzda önerebilirim.
      Teşekkür ederim
      Selamlar.

  2. Merhaba,
    Kıbrıs’ı büyük bir aşkla sevdim.
    Tarih, deniz, arkeloji…
    Emekli olunca Kıbrıs’a gelip yerleşen insanlar ve beraber getirdikleri farklı kültürlerden eşyaları.
    Eski limanda zeytinyağı, şarap ve tahıl ambarları günümüzün turistik cafe ve lokantaları oldu.
    Limandan deniz fenerine yürüdüğünüzde tarihin içinde yolculuk yaptığınızı size hâlâ hissetiriyor.
    Çünkü; doku bozulmamış.
    Marmaris ve bodrum limanları betonla doldurulan yerler. Plâstik masa ve sandalyelere ne demeli?
    Emekli olduğunuzda yaşamayı deneyin derim.
    Teşekkür ederim.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz