Farklılıklara neden tahammül etmiyoruz?

0
Latest posts by İbrahim Yersiz (see all)

Ahlak bir elbise gibidir, tıpkı düşünceler gibi.

Elbiselerimizi değiştirdiğimiz gibi düşüncelerimizi de değiştiririz ve düşüncelerimizi değiştirdiğimiz gibi ahlaki değerlerimizi de değiştiririz.

Ama düşüncelerimizi veya ahlaki değerlerimizi değiştirdiğimizin farkında değiliz, o yüzden onları başkalarına dayatırken bunda bir beis görmeyiz.

Oysa bunları değiştirdiğimizin farkında olsak o zaman bunları başkalarına dayattığımızın de ne kadar gereksiz olduğunun farkına varırız.

Benim ilgilendiğim konu insanların düşüncelerini veya ahlaki değerlerini değiştirmelerine rağmen neden bunun farkına varmadıkları, varamadıklarıdır.

Sizde farkında değil misiniz? Değişenler başkalarına neden değiştiklerini soruyorlar ve onlara sahip oldukları değerleri dayatırken bunda bir sakınca görmüyorlar.

İnsan tüm zamanları birlikte yaşamıyor, geçmişten güne sentezlediği doğrularla yaşıyor ve o an onun için doğru ne ise onu savunma yoluna gidiyor, o yüzden düşüncesini ve ahlaki değerlerini o ana esas savunuyor, zira yaşamadığı düşünce ve değerlerin henüz sahibi değildir ve onları kabul etmesi içinde kendisinin de o dönüşümleri yaşaması gerekiyor.

Kuşkusuz kendisi de bu değerler üzerinden bir çatışmanın muhatabıdır, hayatında verdiği nice tavizlere sahiptir, ama görmüyor, çünkü ben bencildir, olayları kendisinden müterekküp bir dünyanın doğruları şeklinde görüyor.

İnsanın düşüncesi değişir, her an ve her dakika, bunun farkında olmaması, bunu birazda görmek istememesiyle ilgilidir, zira olayların bu kadar belirsiz ve hareket halinde olması onun anlamaya çalıştığı dünyaya göre değildir.

Dahası, tüm gerçekliği bu değişmezlik üzerine inşadır, onu bir değişken olarak alması bu gerçekliğinden vaz geçmesine karşılık geldiğinden, bunu kabul etmeye henüz hazır değildir.

Ama yavaş da olsa o da değişiyor ve şeylerin değiştiğini hemen kabul etmese de bir şekilde kabul ediyor, çünkü burada onun da topluma veya olaylara uyum sağlaması şartı da o değişebilirlik şartından geçiyor. 

Yani insan kabul etse de etmese de illaki değişiyor, yeni olanı bir şekilde kabul ediyor, ama hep sorunlu kabul ediyor, çünkü kabulde çoğunluğun hükmüne iştirak veriyor, zira güvenceyi orada görüyor.

Oysa bu sürüyle birlikte uçurumdan yuvarlanmayı kabul etmektir; kaldı ki sürü de değişiyor, her yeni hükme temkinli yaklaşsa da bir şekilde o da o değişime katılım veriyor, çünkü değişim ahlaki değerlerini topluma hemen dayatmasa da oluşlara dair gerçekliği dayatıyor.

İnsan ise oluşa katılım verdiği andan itibaren aslında değişimi kabul etmiş oluyor, fakat nedense oradan da yine sürüden kopmak yerine sürüyle birlikte hareket etmeyi tercih ediyor, çünkü sürü ona reel bir doğru vermese de grup halinin metapsişik ruh hali içinde bir aidiyettin verebileceği güveni veriyor.

Kuşkusuz herkesin aptal durduğu bir yerde insanın aklına mukayyet olması zordur, dahası aidiyet yoksa bu güven sorunu da eksik demektir ve sanırım bundan olsa gerek ki, insan bir doğruyu tek başına göğüslemek yerine aptallarla birlikte olmayı tercih edebiliyor, çünkü insanın kendisinden en iyi şekilde geçmesinin koşulu birlikte sarhoş olmaktan geçiyor.

Yani kısacası insan tek başına ayık durmaktansa sürüyle birlikte sarhoş olmayı tercih ediyor.

Bu grup hali içinde kendinden geçme durumu elbette şaşılacak bir şey değildir, şaşılacak olan şey kendisi de onca kuşku dolu olmasına rağmen farklı olmayı veya kendisindeki farkı yaşamayı seçmiş olanlara karşı tahammülsüz davranması, onlara aidiyetle bağlı olduğu sürünün doğrularını dayatmaya çalışmasıdır.

Çünkü biliyoruz ki sürünün doğruları onun doğruları değildir, dahası, sürünün bir doğrusu yoktur, çünkü sürü doğrularla değil, doğmalarla hareket etmektedir, zira sürünün coşkusunu doğrular değil, ancak birtakım doğmalar var edebilir.

Tabii doğru zaten doğmanın bir şeklidir, ona yeni kabul verilmiş olması onu evrensel, genel geçer bir kural yapmamaktadır, oda diğer pek çok kabul gibi bir dönemin geçer kabulüdür, yerine yenisi gelene, onu tahtından alaşağı edene dek.

Sormak isterim: neyimiz doğru ki, onu başkasına dayatacak kadar kendimizden geçelim?

Veyahut hangi ahlaki normumuz değişmez bir evrensellik içermektedir ki, onu başkasının yaşamına değişmez bir kural gibi ikame etme yoluna gidelim?

Size cevap vereyim: aslında bu sorulara bir cevabımız yoktur, biz yalnızca yapamadıklarımızı yapanları kıskanıyor, sevmiyor, hatta onlardan nefret ediyoruz, çünkü onlar bizden daha cesurlar ve bizim de içinde olduğumuz çoğunluğu karşılarına alırken bize ne kadar aptal birer hödük olduğumuzu anlatmış oluyorlar.

Biz onlara ahlaki elbiselerimizi bu yüzden giydirmeye çalışıyoruz, çünkü ancak o ahlaki elbiseyle onları da kendimiz gibi görünmez kılmayı başarıyor ve o sayede asayişin berkemal olduğuna kendimizi ikna ediyoruz.

Yani anlayacağınız bizim sorunumuz kendimizi ikna etmektir, farklılıklardan koruyarak sürünün o toplu cinnet hali içinde tutabilmektir; yoksa aslında onlar bizim umurumuzda bile değildir.

Peki düşünceler neden değişiyor? Çünkü her şey değişiyor.

Ahlaki elbiseler neden değişiyor? Çünkü algılama şeklinden anlayışlara kadar her şey değişiyor.

Peki insanın tercihleri neden değişiyor? Çünkü şeyler değiştikçe o da her gün farklı bir veçheyle kendisinin farkına varıyor ve hayattan ne istediğini ne beklediğini veya ne beklemesi gerektiğini o veçheyle görebilir duruma geliyor.

Peki onca şey değişirken neden kendi farkımızı başkalarının farkına veya tercihlerine dayatıyoruz? Sanırım çoğunluğuz ve o azınlık kaçmasını istemediğimiz huzurumuzu kaçırdıkları için onlara müdahale ediyoruz.  

Zira onlara gücümüz yetiyor ve doğrusu diğer tüm izahların ayakları da havada kalıyor.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz