Gerçekten Bir Despotun Sizi Yönetmesi Özlemini Duyuyor musunuz?  

0

Geçenlerde İran’da ahlak polisleri Mahsa Amini adında 22 yaşında bir kadını ‘ahlaka uygun’ saçlarını örtmediği gerekçesiyle gözaltına aldı ve kadın gözaltına alındıktan bir süre sonra kalp krizi geçirdiği söylenerek öldüğü duyuruldu.  

Bu totaliter rejimlerde bilindik bir yalandır, o yalana ne yalan söyleyenlerin kendileri inanır ne de halktan herhangi biri ama talihsizlik işte; yalancılar güçlü olunca genelde onların dediği olur. 

Şükür bu sefer öyle olmadı, rejim olayı o şekilde örtmeye çalışsa da halk o yalana inanmadı ve sokaklara dökülerek tepkisini ortaya koydu. 

Bu tür totaliter devletlerde rejim bu türden olayların ortaya çıkmasıyla devletin zaaf içinde olduğunun gösterilmeye çalışıldığı saikiyle hareket eder ve olayı aydınlatmaktansa üstünü örtmeye yönelir. İran rejiminin yalancı ahlak polislerinin beyanlarını esas alması da bu nedenledir.  

Ama devletin bu türden yalanlarına karnı tok olan halk devlete de inanmadı ve sokaklara dökülerek “Diktatöre ölüm”, ” İslam Cumhuriyeti’ne ölüm” sloganları atarak özellikle rejime yöneldi. Rejim bu sefer halka ahlak polislerinin sahte beyanlarını yutturamayınca konuyla ilgili bir soruşturma açacağı sözünü verdi. Gerçi bundan kimse bir şeyin çıkacağını beklemiyor ama en azında rejim bu sefer geri adım atı. 

Bazen mızrak çuvala sığmıyor işte, ya da doğruların ortaya çıkmak gibi bir huyu var!  

İran’da olan budur, ahlak polisleri yalnızca baş örtüsü içinde saçının bir kısmı görünüyor diye bir kadını öldürdü, rejimde adamlarının gördüğü ‘pek meşru’ görevlerini sahiplenmek için onların uydurduğu yalanı sahiplendi; ama halk bu yalanı yutmayınca ağız değiştirmek zorunda kaldı.   

Bu olaydan da anlıyoruz ki devlettin bu türden olayları hasıraltı etiğini ve aynı şekilde binlerce olayı hasıraltı etiğini…  

Peki LGBTİ karşıtı yürüyüşte boy gösteren pek muhterem Müslümanlar neden bu türden olaylara kayıtsız kalıyor? 

Bunlardan bir şey çıkmayacağı ortada; olaya şöyle bakalım: 

Bu olayda İslamiyet çağ dışı bir uygulamaya meşruiyet kazandırması için kullanılıyor olabilir mi? 

Yoksa totaliter bir rejim yönetimini yaşatma çabası mı veriyor? 

Biz olaya ahlak ve vicdan meselesi üzerinden yaklaşıyoruz ama bu tabi ki İran rejiminin anladığı manada bir ahlak ve vicdan değildir, çünkü bizde kutsal olan bir kadının saçının görünmesi sebebiyle öldürülmesi değil, hayatının ve onurunun kutsallığıdır.  

Tabi yukarıda da bir vesileyle ifade etmeye çalıştığım gibi bu olay yalnızca bir din meselesi değil, din maskesi bürünmüş totaliter bir rejimin yönetim biçimini koruması refleksidir, hiçbir yerinde akıl veya vicdan yoktur.  

Dindarları vicdana davet ederken çağrıların karşılık bulmaması yeni değil tabi, ne yazık bu türde konularda (kendilerine) ‘Müslüman’ım diyenlerin vicdana teşrif etmeleri konusunda ciddi bir sorun var.  

Nereden mi biliyoruz; kendi korumalarına verilen küçük çocuklara tecavüz edilirken ses vermemelerinden, yaşam biçimleri kendilerinden farklı olanları toplu bir şekilde öldürmekten söz edenlerin karşısında en küçük bir varlık göstermemelerinden… 

Yine İran’a dönelim: 

Bana kalırsa İran İslam’ın bağrında bir yaradır, İslam insanlığın ve bu anlayış böyle sürdüğü sürece de bu yara kanamaya hep devam edecektir. 

İnsanların ikilemi artık suçudur; sorun İslam’da olabilir mi? 

Biliyoruz ki dindarlardan önemli bir kesim bu türden uygulamaları dinlerinin bir vecibesi sayıyor ve hâkim veya çoğunluk oldukları yerlerde yaşam biçimlerini başkalarına dayatmakta bir sakınca görmüyor.   

Bu ne demektir? 

Bu kuşkusuz meşruiyeti çoğunluk gücünden almak demektir.  

Ama onlar bunu dinlerinin bir gereği sayıyorlar ve azınlık oldukları yerlerde değil, çoğunluk oldukları yerlerde işe başlıyorlar. 

Tüm hoşgörüleri güç bulana kadardır. 

Demek ki aslında bu dindarların hoşgörüsü sahtedir. 

Ne yazık dindarlar demokrat değiller, birey hak ve özgürlüklerine inanmıyorlar; İran gibi alabildiğine çağ dışı ve barbar rejimlerin uygulamalarını savunabiliyor veya savunmuyorsa da sessiz kalmayı tercih edebiliyorlar.  

Elbette farklı düşünenlerde var, usul gereği de olsa onları tenzih ederek söylüyorum. 

Sanırım birey hak ve özgürlüklerine inanan insanların İslam’a neden karşı oldukları da bu vesileyle anlaşılmıştır. Sonuçta insanlar bireysel hak ve özgürlüklerini evrensel değerlere göre yaşamak istiyorlar ve İslami uygulamaları da yaşama biçimlerine doğrudan bir müdahale şeklinde alıyorlar.  

İnsan inanamıyor, bu nasıl olabilir? Bir insan ahlaka uygun saçlarını örtmediği gerekçesiyle öldürülebilir mi? 

Aslında insan bir ülkede ahlak bekçilerinin olabileceğine de inanmak istemiyor, ama var; demek ki ya bir yerden ahlaksızlık akıyor ya da dar görüşlü birileri kafalarındaki bir modele göre giyinmeyen herkesi ahlaksız görüyor. 

Ahlaksızlık elbette düşüncededir, bunu giyme biçimlerine indirgeyenler ve farklı giyimleri biçimsel olarak ahlaksızca bulanların sorunu kendileriyledir. 

Ama tabi ki bu totaliter rejimlerde görülmedik bir şey değildir, onlar kendilerine göre yaşamanızı ve kendilerine göre düşünmenizi isterler. 

Neden? 

Çünkü rejimlerinin temeli adalet, hak ve özgürlükler üzerine kurulu olmadığı için korkuyorlar. 

Bir rejimin temeli adalet, hak ve özgürlüklere dayanmıyorsa neye dayanabilir ki ya bir azınlığın keyfiyetine ya da doğmalarına göre… 

Türkiye devleti de düne kadar böyleydi; erkeklerin saç, sakal ve bıyıklarına, kadınlarında etek boylarına karışıyordu. Okul önlerinde dindar kızların türbanlarını başlarından zorla çıkarma ve onları okula o şekilde almayarak eğittim haklarından mahrum bırakmak ise sıradan bir rutindi. 

Sebep ne? 

Bunun izahı ülkeyi yöneten kafaların rejimi korumaya çalışırken böyle saçma uygulamaları uygun görmesi. 

Yani keyfiyet. 

Oysa halk istiyorsa gelecek olan gelir, sorun bu değildir, sorun geleninde aynı hatanın içine düşmemesi, başkalarının yaşam biçimine karışmamasıdır. 

Bir süredir Türkiye’de de oradan buradan kendileri gibi giyinmeyen insanları toplu bir temizlikten geçirme özlemini dile getiren asalaklar var. 

Ama inanın sorun bunların ortaya çıkması değildir, bunlar hep çıkar, esas sorun devletin tarafsızlığını kaybederek farklı yaşam biçimleri olanları koruma konusunda zafiyet ve isteksizlik göstermesidir. 

Bugün Türkiye’de yaşanan budur, İran’da ise devlet zaten bu tür asalaklardan yana taraftır, çünkü yasaları öylesi bir anlayışın üzerine inşa edilmiştir. 

Gerekçe: 

Devletin dininin İslam olması! 

Devlettin dini olur mu?  

Bu kafalara göre evet.  

Zaten bu beyanla taraf olduklarını ve farklı düşünen veya farklı yaşam biçimleri olan insanları korumayacaklarını ilan etmektedirler.   

Ne yazık bu ülkelerde insanlara istemediklerini zorla kabul ettirmenin adı İslam olmuştur.  

Olabilir diyorsanız zorbanın kendi rejimini koruması için İslam’ı meşru bir araç olarak kullanabileceğini de kabul etmiş oluyorsunuz, hatta bununla kalmıyor, rejimin tüm zorbalıklarına da onay vermiş oluyorsunuz.  

Ama bu aynı zamanda sizin de özgürlüklere inanmadığınız ve bir despotun sizi de yönetmesi özlemi çektiğiniz anlamına geliyor. 

Gerçekten bir despotun sizi yönetmesi özlemini duyuyor musunuz?  

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz