“Gördüğüne İnan” 

0

Eski Çinlilerde “Gördüğüne inan” diye bir söz vardı, bu muhtemelen kararsızlığı alt etme konusunda kişiye verilmek istenen bir tembihi temsil ediyordu. 

Kararsızlık insanın içini kemiren, onu her gün biraz daha bitiren bir ilettir, ama karar noktasını aştığı sürece. 

Karar noktasını aştığınız an artık sizde bir kararsızsınız. 

Karar noktası ise öyle her zaman ölçülüp biçilen bir şey değildir, bir takdirdir, yapmanız gerektiğine karar veriyor ve o kararınızın gereğini yerine getirmeye çalışıyorsunuz. 

Burada genelde tecrübe dediğimiz şey -ki bunun diğer adı daha bir ölçüp biçmedir- tereddüt etme konusunda size gerekçe veriyor ve o gerekçe ise sizi kararınızdan alıkoyuyor. 

Evet tecrübe çoğu zaman sandığınızın aksine sizi hayatınızın kararından edebildiği gibi, sizi amacınızı gerçekleştirme konusunda da akamete uğratabiliyor.  

Siz belki de tecrübede aklın objektif bir rolü var sanıyorsunuzdur ki akıl her davranışımızda, her kararımızda var, ama bu akıl sandığınız gibi her zaman sizin lehinize işleyen bir akıl değildir, çünkü akıl öyle sandığınız gibi müstakil, kendi başına bir şey değildir, siz o esnada hangi kararı öncelliğinize almışsanız aklınız sizi o yönde ikna ediyor.  

Yani aklınızın size verdiği netice olumlu da olabiliyor, olumsuz da, bu bütünüyle sizin en çok ne istediğiniz ve hangi yönde karar verdiğinizle ilgili bir sonuç oluyor. 

Burada aklınızın gördüğü tek vazife kararınızın nihayetini olasılıklar içinde olası bir senteze bağlama, sizi karar verdiğiniz konuda ikna etmeye çalışmadır.  

Ama sorun şu ki, siz karar verdiğiniz an zaten kendinizi karar verdiğiniz yönde ikna etmiş ve aklınızı o konuda olası sonuçları öngörmeye şartlamış bulunuyorsunuz. 

Merak etmeyiniz aklınız size tam olarak istediğiniz ve hakkında karar verdiğiniz sonucu verecektir. 

Sorun şu ki, siz tersini de düşündüğünüzde aklınız yine size olası müspet sonucu, yani istediğinizi veriyor. 

Buradan şunu anlıyoruz ki, akıl kendi başına bağımsız bir karar mercii değildir, verilmiş kararın olası sonuçlarını kararın verildiği yönde neticeye bağlayan bir şeydir. 

Tabi burada ortaya şu soru çıkıyor: yani tecrübeye esas mı davranacağız, yoksa tecrübeyi akıl süzgecinden geçirerek onun olası sonuçlarını mı bir neticeye bağlayacağız?  

İnsanın tam olarak ikilimi de bu noktadadır ve kimi bu ikilemde kararını tecrübeye esas verirken, yani kendince güvenli olan yolu seçerken, kimi de tersi yönde karar vermekte, hayatına yeni bir tecrübe kazandırma yoluna gitmektedir. 

Yeni bir tecrübe pek çok şeye bağlı olmakla birlikte bu genelde serüven ruhu olan insanların ortaya çıkardığı bir şeydir; tecrübeye esas davranmak ise, genelde güvenli yolu seçen gelenekçi insanların tercihi… 

Dolayısıyla siz bu iki seçenekten hareketle hangi kategorinin içinde olduğunuz sonucunu çıkarabilirsiniz.  

Belki kendi vardığım sonucu kendiniz için kabul etmeyeceksiniz ama eğer her gün aynı veya benzer bir şeyler yapıyorsanız söylemeliyim ki; siz de yüksek olasılıkla o gelenekçi çoğunluğun içindesiniz. 

Evet, üzülerek söylemeliyim ki çoğunluk gelenekçidir ve sizde o gelenekçi kategorinin içindesiniz.  

Gelenek bir tecrübe geçmişini ifade eder ve eğer sizde o tecrübeden faydalanıyorsanız -ki hepimiz faydalanıyoruz- bu sizin de gelenekçi olduğunuzu gösterir.  

Akıl sandığınız kadar yeniliğe açık olsa da o da geleneğin tecrübe geçmişinden faydalanır; kaldı ki aklın kendini var etmesi ve geliştirmesi koşulu bile o gelenekten gelen tecrübeleri sentezlemesi şartından beslenmektedir. 

Evet, üzülerek söylemeliyim ki aklınız her gün yeni bir icada mucitlik yapmıyor, var olan bir icadı sentezlerken olası bir icada mucitlik yapmış oluyor. Ki her icat aslında geçmişin bir sentezidir ve gerçekte içinde sayısız mucidin emeği vardır.  

Eğer bu şartlı ezberiniz, yani geçmişi şartlı da olsa bir çeşit sentezlemeye tabi tutma yeteneğiniz olmasaydı siz var olanı -artık o her ne ise onu- her gün yeni baştan öğrenecek ve aslında hep aynı şeyi tekrar ettiğiniz için tekrar ettiğiniz şeyden başka bir şey bilmeyecektiniz; hatta tekrar ettiğinizi bile bilmeyecektiniz.  

Demek ki aslında mucidin en görkemli icadı bile geçmişin daha geliştirilmiş bir sentezinden başka bir şey değildir. 

Evet işte, gördüğünüz gibi en büyük serüvencimiz bile aslında büyük bir gelenekçidir, geçmişi takip etmektedir ve ileriye dönük bildiği bir şey varsa aslında o geçmişin bir sentezidir. Tek yaptığı, devamlı yaptığı şeyi tekrar ederken daha bir mükemmelleştirmesinden başka bir şey değildir.  

O da neye göre?  

Yine geçmişe göre. 

Kararsızlığınıza gelirsek; aslında siz geçmişin bir sentezini bile çıkarmaya korkuyorsunuz, siz daha bir geçmişe, yani belki de terk edilmiş bir tecrübeye göre yaşıyorsunuz.  

Ama merak etmeyin zaten çoğunluğun böyle yaşadığını biliyoruz. Bir dine, bir soya, bir ırka veya -sözüm ona- şanlı bir geçmişe göre yaşamanız aslında sizin de binlerce yıl geçmişe göre yaşadığınız anlamına geliyor.  

Peki hanginiz böyle yaşamıyorsunuz? 

Hanginiz geçmişinizle, soyunuzla, asaletinizle bir duruşun sahibi olmaya çalışmıyorsunuz? 

Tüm bunları bıraktığınız an geçmişi olmayan biri olursunuz, o geçmişi terk etiğiniz an bir hiçlik kulvarında kaybolursunuz. 

Ha bir de geçmişini reddeden bir olarak suçlanmaya da başlayabilirsiniz! 

Ama aslında geçmişe dair bunca şey farkında olan bilincin bir hapishanesidir ve biliyor musunuz, aslında bilincin gerçek çabası tüm onları aşmak üzerinedir.  

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz