Hakaret, Düşünce Özgürlüğü Değildir; Aciz İnsanın Düşüncesini İfade Etmesi Şeklidir  

1

Bildiğiniz gibi Danimarkalı aşırı sağcı Sıkı Yön Partisi (Stram Kurs) lideri Rasmus Paludan, Türkiye’nin Stockholm Büyükelçiliği önünde Kur’an-ı Kerim yaktı. Bilindiği kadarıyla bu ilk eylemi de değil, adam resmen mülteci düşmanlığı yaparak onun üzerinden oy toplamaya çalışıyor. Ve ne hikmet bugüne kadar yaptığı hiçbir eylem -ki bunun 17.ci Kuran yakma teşebbüsü olduğu söyleniyor- gündeme gelmiyor, bizde de bir seçim arifesi ve son eylemi Türkiye konsolosluğu önünde gerçekleşiyor. Yarattığı bomba etkisini ve ülkede Cumhurbaşkanı başta olmak üzere en tepedeki isimlerin yaptığı açıklamaları ise zaten biliyorsunuz. 

Bu olay beni yıllar öncesine, Salman Rüşti olayına götürdü. 

Hatırlar mısınız bilemem, Salman Rüşti ‘Şeytan Ayetleri kitabı’nı 1988’de yayınladığında İran kıyametleri koparmıştı, Ruhani Lider Humeyni ve şürekâsı verdiği tepkiyle yetinmemiş Salman Rüşti ve kitabını yayınlayan yayınevinin tüm çalışanları hakkında ‘ölüm fetvası’ vermiş, onları öldürecek olanları bol keseden ödüllendirdiğini söylemişti.  

İran o ölüm fetvasını çıkardığında İslam ülkeleri içinde İran’dan sonra en fazla tepkiyi veren ülke yine Türkiye olmuştu. 

Türkiye din devleti midir? 

Değildir ama yine de orta çağı yaşamakla suçladıkları Afganistan bile o denli tepki vermemiş, olayı basit anlamda kınamakla yetinmişti. 

Kınamak bir haktır, eylemini beğenmediğiniz bir kişiyi veya kurumu kınayabilir, kutsallarınıza saldırdığı için tepkinizi verebilirsiniz, bu bütünüyle düşünce özgürlüğü kapsamına girer. 

Ama birinin beğenmediği bir kutsalınızı kınaması veya tepki vermesi de sizce aynı düşünce özgürlüğü kapsamına girmiyor mu? 

Kuran’ın yakılmış olmasını elbette tasvip etmiyorum, ama benim nazarımda daha büyük olay Avusturalya hükümetinin Hintlilerin kutsal kitabı Bagavat Gita’yı şiddeti teşvik ediyor diye yasaklamış olması kadar değildir.  

Kuran yakılamaz, tamam ama Bagavat Gita’da yasaklanamaz. Bu eylemin siyasetten pis kokan yanlarını göz ardı ettiğimizde ortada kişinin düşüncesini ifade etmesi açısından bireysel bir eylem kalıyor, ama Bagavat Gita’ya yapılan yasaklama direk inanç özgürlüğüne bir müdahale olarak hala orta yerde duruyor. 

Başka bir örnek; Hintliler için inek kutsal bir hayvandır, -onların inanışlarına göre ebedi cennette, yani Krişnaloka’da insanları besleyen tek hayvan olacağından kutsal kabul edilir- onu başkalarının kutsal hayvanı diye hiç yememeyi düşündünüz mü? 

Ya da Hintlilerin dünyanın geriye kalan insanlarına kutsal hayvanlarını yiyorlar diye tepki koyduklarını hiç duydunuz mu? 

Öyle ya başka bir dinin kutsal kabul edip yemediğini siz niye kesiyor ve yiyorsunuz?  

Ya da onlar size o türden bir tepki koysalardı siz nasıl karşılardınız? 

“Efendim dinimizde inek kesilip yenilebilir” mi diyeceksiniz? 

Tabi ki öyle. Kaldı ki sizin ne yaptığınız Hintlileri neden ilgilendirsin. 

Ama eğer Hintliler bu hayvanı kutsal kabul ediyor diye hayvana eziyet etseydiniz muhtemelen Hintlilerden tepki görürdünüz, çünkü artık adrese teslim bir eylemde bulunuyorsunuz. 

Ama yine de Hintliler eyleminizi kınarlarsa bu düşünce özgürlüğü kapsamına girer, fakat bu kınama düşüncenizi ifade etme özgürlüğünüzü kısıtlayacak kadar ileri götürülürse o artık düşünce özgürlüğüyle ifade edilemez, çünkü artık sizin düşünce özgürlüğünüze direk bir müdahale söz konusudur.  

Bildiğiniz gibi bundan bir zaman önce Avusturalya hükümeti Hintlilerin kutsal kitabı Bagavat Gita’yı şiddete çağrı yapıyor diye yasaklamıştı. 

Hintliler ne yaptı dersiniz? 

Yalnızca kınamakla yetindiler. 

Peki Kuran’da, İncil’de ve Tevrat’ta da bu türden şiddete dönük çağrılar yok mu?  

Tabi ki var. 

Peki bu kitapları yasaklayan ülkeler var mı? 

Olaya bütünüyle ideolojik yaklaşan Sovyet Stalin’izmi dönemini saymasak yok. 

Bu arada umarım Sovyet ideolojisinin anti demokratik ve Stalin’in de bir despot olduğunu unutmuyorsunuzdur. 

Size şu kadarını söyleyebilirim; yakılan her kutsal kitap siyasi bir mesaja esastır, o nedenle düşünce özgürlüğü kapsamında mütalaa edilebilir, edilmelidir; ancak o eylem hakarete varacak şekilde çirkin bir nitelik alıyorsa o zaman onun düşünce özgürlüğü kapsamında mütalaa edilmesi doğru değildir; ama yine de yapılacak karşı kınamalar kişi hakkında ölüm fetvası çıkaracak kadar olmamalıdır, çünkü sonuçta o eylemle herhangi birinin hayatına kastedilmemiş, inanç özgürlüğü elinden alınmamıştır.  

Biz İncil’in çeşitli protestolarda yakıldığını biliyoruz. Hata son zamanlarda dindar bir Yahudi olan İngiltere’nin Manchester Belediye Başkan Adayı, Shneur Odze, İbranice baskılı İncil’i misyonerlik propagandası yaptığı gerekçesiyle yakmış ve görüntülerini sosyal medyada paylaşmıştı. Shneur Odze Sağcı kanattan İngiltere Bağımsız Partisinden (UKIP) belediye başkanlığı adayıydı. Ama üyesi olduğu İngiltere Bağımsız Partisi bile yaptığı basın açıklamasında Odze’nin davranışını provokasyon olarak nitelemiş, yanlış anlamalara ve tepkilere neden olabileceğini belirterek aşırılığını mahkum etmişti. Dahası, Bağımsız Partiden hiç kimse Odze’nin eylemini üstlenmemiş, konuşanlar ise yermişti.  

Tekrar etmek gerekirse; bir şeye tepki siyasi bir eylemdir ve genelde düşünce özgürlüğü kapsamına girer, karşı tepki de öyledir, aşırı tepki de ancak aşırı tepki siyasi bir eylem kapsamına girse de düşüncenin ifade edilmesi özgürlüğünün önüne geçiyorsa veya özgürlükleri o yönde sınırlıyorsa o artık düşünce özgürlüğü değildir.  

Özgürlükler konusunda şöyle düşünmelisiniz; diyelim ki bir adamın kitabını alıyor, okuyor ve içeriğinden dolayı kitabı veya yazarını protesto etmek için yakıyorsunuz, sizce bu nedir? 

Muhtemelen bu eylem için “düşünce özgürlüğü” diyeceksiniz ki; gerçekten öyledir, çünkü öyle bir hakkınız var, içeriği beğenmemiş ve ortaya içeriğe dönük bir eylem gerçekleştirmişiniz. Düşünce özgürlüğü dediğimiz şeyde tam olarak budur. 

Ama diyelim ki bir kitabı beğenmemiş ve okunmasını engellemek için o kitabı toplatıyor veya toplu bir şekilde yakmaya yelteniyorsunuz, o zaman bu düşünce özgürlüğü değildir, aksine düşünce özgürlüğüne karşı bir eylemdir, çünkü bu sefer kişinin düşüncelerini yazma ve yayınlama hakkını elinden almış veya ortadan kaldırmış oluyorsunuz. 

Diyelim aynı kitaptan binlerce kişi aldı ve gidip ortak bir eylemle birlikte veya ayrı ayrı yaktı, bu da düşünce özgürlüğü kapsamına girer, ama o binler söz konusu kişinin üzerine yürürse o düşünce özgürlüğü kapsamından çıkar, karşı tarafın özgürlüğünü gasp etme şekline dönüşür. 

Şimdi bunu İran’ın Salman Rüşti’ye karşı geliştirdiği ölüm fetvası özgülünde düşününüz; Salman Rüşti mi haklı, yoksa İran devleti mi? 

Biliyoruz ki Salman Rüşti düşüncelerini ifade etmişti ve o dönem İngiltere’deki Müslümanlar başta olmak üzere pek çok Müslüman Salman Rüşti’nin düşüncelerini beğenmemiş, protesto etmeyi seçmişti.  

Kınamak bir haktır ve Müslümanlarda Salman Rüşti’yü pek çok yerde çeşitli etkinliklerle kınamış, o yöndeki karşı düşüncelerini beyan etmişlerdi.   

Biri düşüncelerini ifade ediyor diye öldürülebilir mi? 

Muhtemelen buna “hayır” diyeceksiniz, çünkü bu özgürlük şartı sizin içinde geçerlidir. 

Diğer yandan birinin kutsalına hakaret etmeyi bir acizlik belirtisi olarak kabul edebilirsiniz, çünkü öyledir, hakaret düşünce özgürlüğü değildir, aciz insanın düşüncesini ifade etmesi şeklidir. 

Ama hakaret suçu ölümle cezalandırılacak bir suçta değildir, böyle bir eyleme karşı en büyük ceza o eylemi gerçekleştireni kınamak veya karşı açıklamada bulunmaktır.  

En büyük karşı eylem ise bence öyle bir kafaya gülüp geçmektir. 

Akla şu gelmeli; 58 İslam ülkesi Salman Rüşti’nin kitabını kınamakla yetinirken Humeyni neden o kadar illeri gitti? 

Tek açıklaması var. 

Bu tepki dışa değil, içe dönük siyasi bir hesaptı ve dikkat ederseniz o dönem bu fetvaya en fazla Hizbullah gibi terör örgütleri ve türevleri sevinmişti. Yoksa Salman Rüşti’nin bir kitapla İslam’a zarar vermesi olası değildi. Kaldı ki Salam Rüşti kitabına o şekilde bir isim vermeseydi muhtemelen ne o denli bir tepki toplayabilirdi ne de o denli görünür olabilirdi. Sağ olsun Humeyni sayesinde kitabı bestseller oldu.  

Humeyni Salma Rüşti’yi dünyada tanınır yaptı, ancak yıllarca saklanmasını sağlayarak özgürlüğünden de olmasına neden oldu. 

Şimdi benzer bir eylem İsveç’te, bir İsveç vatandaşı tarafından Türkiye konsolosluğu önünde gerçekleştirildi. 

Öncelikle eylem yeri olarak Türkiye konsolosluğunun önünün seçilmiş olmasını göz ardı etmemenizi tavsiye ederim.  

Diğer yandan 58 İslam ülkesi dururken yalnızca Türkiye’nin o denli yüksek perdeden tepki vermesini de buna ekleyin derim.  

Muhtemelen o eylemin Türkiye ile siyasi bir hesabı vardı, yoksa Türkiye İslam’ı politikada en pervasız kullanan ülkelerden biri olsa da İslamcılar Türkiye’de o kadar güçlü değiller.  

Kusura bakmayın ama Türkiye demokratik olgunluğu olmayan bir ülkedir, sıradan bir insan bir yerde bir eylem gerçekleştiriyor, en başta tepedeki siyasiler olmak üzere neredeyse herkes düşünmeden beyan üstüne beyan veriyor.  

Ve kötüsü kimi bu türden eylemleri kendi siyasi amaçları için suistimal ederken, kimileri de bir yerlere şirin görünmek için yapıyor. 

Dikkat ederseniz NATO’ya girmek için aylardır Türkiye’nin kapısını aşındıran bir İsveç’ten söz ediyoruz. Bu eylemi tasvip etmediklerini de buna ilave etmeliyim. 

E kusura bakmayın biz demokratik bir ülke değiliz diye birilerin demokrasilerini bizim için esnetmelerini de beklemeyelim.  

Bu eylemde pek çok gazeteci ve yazar Rus parmağı aradı. Bu adamın bu türden ilk eylemi olsaydı şahsen bende öyle düşünürdüm. Öyle düşünmüyorum, aksine ben Türkiye, İsveç’in NATO’ya girmesini istemeyen Rusya’nın istediğini verecek kadar amatör durduğunu düşünüyor. 

Türkiye iç sorunlarından ötürü NATO’ya girmeye çalışan İsveç’ten ödünler koparmanın peşinde; hesap kısaca demokratik tavizler ver, bizde sana istediğini verelim şeklindedir. 

Bence devlet olgunluğu bu değildir, eğer iktidar bu eyleme gereğinden fazla siyasi yatırım yapmamışsa tabi.  

1 Yorum

  1. Düṣüncelerinize katılıyorum.

    Böyle yazılar için de Ocak Medya’yı kutluyorum,

    Kuran’ın yakılmasını Nato Genel Sekreteri, Isveç ve Finlandiya kınıyor.

    Erdoğan: „İsveç, NATO’ya başvurusuyla ilgili bizden destek beklemesin“ dedi

    Şimdi kafamda beni meṣgul eden iki soru var:
    1. Isveç’in Nato üyesi olması Türkiye’nin savunmasını zayıflatır mı, güçlendirir mi?
    2. Kuran’ın yakılmasıyla İsveç’in NATO’ya girmesi arasında nasıl bir iliṣki var?

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz