Hayattan kâm almak

0
Latest posts by Aysun Saygı Köknar (see all)

Son zamanlarda hayat olanca gücüyle öylesine üzerimize üzerimize geliyor ki artık çareyi durup tüm kudretimle savaşmakta değil de kafamızı dağıtacak neresi varsa oraya doğru sıvışıp, kaçmakta buluyorum.

Kimimiz için bu kaçısın ilk adresi spor, müzik, yemek olurken kimileri için doğa, dans ya da benim gibi sanat oluyor.

Enflasyon canavarının ağzından çıkan lavlarla hepimiz zaten cayır cayır yanıp kavrulduk. Dalımızdan düştük. Hamdık, piştik.

Çok şükür dibimiz tuttu, tutacak. 

Yirmi yılda yönetilirken şu an geldiğimiz içler acısı durum kanıta lüzumu yok, her şey ortada. Şu zamana göre hayli cesur biri de çıkıp bunu imayla hicvedeyim derken tutup kantarın topuzunu kaçırıp genelleme yapınca, apar topar içeri tıkıldığın bir ülkede yaşıyor olmak bile sırf depresyon nedeni değil mi yani?

Aynı ülkede 355 kez alarm vermesine rağmen dikkate alınmayan uyarılar nedeniyle 42 kişiye mezar olan bir ocakta meydana gelen trajediyi “kader” deyip sineye çekiyor ve çeşitli madenlerde her yıl tekrar eden bu olayları da artık toplum olarak normal karşılıyoruz. 

Çünkü ne doğru ne değil karıştırır bir hale gelmiş ve tepe sersemi olmuş durumdayız. Öyle şeyler oluyor ki bakıyoruz gerçek suçlular dışarıda dolaşırken gak desen, guk desen seni içeri tıkan bir düzenin oyuncağız hepimiz. Halimiz duman. 

Baksanıza uyuşturucu kullanma yaşı nerdeyse ilkokul düzeyine inmiş, Süleyman Soylu her hafta beş bin uyuşturucu satıcısının yakalandığını itiraf ediyor böyle bir ülkede kim çoluğunu çocuğunu sağa sola gönderirken içi rahat eder ki? Tabii ki rahat değiliz, resmen diken üstünde yaşıyoruz. 

Karanlıkta sokağa çıkmaktan korkuyoruz, yolda yürümekten korkuyoruz, karşılaştığımız bir insana selam verip almaktan bile korkuyoruz.

Ayrıca dile gelen herkesin kafasında Demokles’in kılıcı sallandığı için toplum olarak susmayı öğrendiğimizden daha çocuk yaşta ana babamızdan korkup susuyor ve kuduz bir köpeğin saldırısına uğrayıp ısırıldığımızı bile söyleyemediğimiz bir coğrafyada yaşamaya çalışıyoruz. Bir bakıyorsun 10 yaşında güzelim bir çocuk ne yazık ki aramızdan kuduz teşhisi nedeniyle bir hiç uğruna ayrılıp gidiyor.

Birkaç şaplak yemeyi göze alamadığımız için aramızda nice hayatlar işte böyle kararıyor.

Gece yarısı çorba içerken birbirine kurşun sıkan insanların var olduğunu, evladını camdan aşağı atan annelerin yaşadığını bildiğinde elinden bir şey gelmediği gibi kendini bir kapana kısılmış gibi hissetmek de cabası bu ülkede.  

Her hafta gencecik bir polisin intiharına hep birlikte şahit olduğumuz ve üzüntüden üzüntüye savrulduğumuz şu güzelim memlekette sorarım size bedenimizi, kimliğimizi, kişiliğimizi, akıl ve ruh sağlığımızı korumak için kendimize ait güvenli bölgemize, yanında iyi hissettiğimiz insanlara, kitaplara, müziklere, oyunlara kaçmayalım da ne yapalım? 

Ben de tüm bu olanlardan kaçıp geçtiğimiz hafta üç günde üç oyun izleyerek gördüklerimi unutup, silmek için kendimi tiyatronun sakin ve güvenli kollarına bırakmak istedim. İyi de geldi. Gelin biraz havamızı dağıtalım. 

Ben Türkan Saylan: İlk izlediğim oyun Beylikdüzü Atatürk Kültür ve Sanat Merkezi’nde izlediğim Levent Üzümcü Tiyatrosunun sahneye taşıdığı, Cengiz Toraman’ın yazıp yönettiği Şenay Gürler’in tek kişilik performansıyla hayata geçen tek perdelik müzikli oyun “Ben Türkan Saylan” dı.

Cüzzamla ilgili yaptığı çalışmalarla parmakla gösterilen, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ni kurarak binlerce gencin yaşamına dokunan Prof. Dr. Türkan Saylan’ın hayatını konu alan oyun içerisinde kısa videolarla yaşayan isimlerle yapılan röportajlara da yer verildi. 

Şenay Gürler’in usta oyunculuğu ile sahnelenen oyunu ilgi ile izlediğimi belirtsem de Türkan Saylan’ın çocukluğundan itibaren hayatının dikkat çeken anlarının anlatıldığı oyun bana tam olarak tatmin edici gelmedi. Hoş, Türkan Saylan gibi hayatının her anı ayrı bir alkışı hak eden, kimliği ve mücadelesiyle tam bir Cumhuriyet kadını portresi çizen şahsiyeti ne kadar anlatsan az kalacağı da aşikar. Gene de böylesi bir kadın karakterin hayatının sahneye taşınması ülkemizin aydınlık yüzlerini daha yakından tanımak açısından sevindirici bir gelişme. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği üyelerinin yoğun katılımlarıyla taçlanan gecede benim de o havayı teneffüs etmem büyük bir keyifti. İyi ki vardın Türkan Saylan.

Karı Koca İşleri: Cevahir AVM sahnesinde oynanan Yunus Günce tarafından yazılıp eşi Işık Selin’le birlikte sahnelediği “Karı Koca İşleri” sizi evliliğe adım atan bir çiftin eğlenceli yolculuğuna şahit olmaya çağırıyor. 

Yunus Günce tarzıyla, enerjisiyle, radyo programcılığı, televizyon sunuculuğu ve tek kişilik stand-up günlerinden beri pozitif enerji aldığım insanlardandı. İzleyici Surviver’a katılımıyla onu gündelik hayatında daha da yakından tanıma fırsatı yakaladı. Hiçbir şeyi kafasına takmayan rahat havasını, serseri tavırlarını, olaylara absürt komedi tarzında yaklaşımını Karı Koca İşleri’nde de devam ettiriyor. Eşi Işık Selin’ le sevgili olmalarının avantajıyla da aralarındaki müthiş uyumu sahneye taşımaları kolaylaşmış.

Yalnız hepimiz artık tüm dünyada yapılan işleri öylesine takip ediyor ve gündeme öylesine vakıf ve en iyiler ne yapıyor o kadar iyi biliyoruz ki oyunda yapılan esprilerin bazılarına “ortaokul seviyesinde kaldı” dersem ayıp etmiş olmam sanırım. Üzerinde daha fazla kalem oynatılmış ve kafa patlatılmış bir metinle sanırım daha fazla alkış alır ve daha fazla güldürebilirler. Karı Koca İşleri 2’nin yolda olduğunun müjdelendiği gecede kafamızı boşaltmaya yardımcı oldukları, sımsıcak enerjileri ve doğallıkları için Yunus ve Işık Selin’i tebrik ederim.

Aydınlıkevler: Yılmaz Erdoğan’ın yıllar sonra yazdığı “Aydınlıkevler” oyunu adından da anlaşılacağı gibi 1970’ler de Ankara’nın Aydınlıkevler semtinde geçiyor. Başrollerini Demet Akbağ, Salih Bademci, Burak Dakak, Sinem Ünsalgibi isimlerin paylaştığı oyun duayenlerle genç kuşak tiyatrocuları aynı çatı altında buluşturduğu gibi Yılmaz Erdoğan’ın hayat hikâyesinden de izler taşımakta. 

Babaanne ve torunun arasındaki sımsıcak ilişki ve hayata tutunma çabasından yola çıkan hikâye mahalle sakinlerini de işe katarak ortalığı şenlendiriyor. Demet Akbağ’ın çabasız en doğal haliyle bir şölen haline dönen oyunculuğuna, Salih Bademci’nin her geçen gün bir mücevher gibi parıldayan ışığına, Burak Dakak’ın yeni bir yıldızın doğduğunu ele güne ilan eden oyununa alkış tutmamak mümkün değil. 

Kaleminin gücü açısından daha iyisini yapabileceğine inandığım Yılmaz Erdoğan’ın neden kendine ket vurduğunu düşünmeden edemediğim oyun boyunca sahnenin bir kenarında canlı performans sergileyen kanun sanatçısının performansına, teknolojinin tüm nimetlerinden faydalanılarak ortaya konan hareketli sahne dekoruna ve slaytlara hayran kaldığımı da söylemeden geçemeyeceğim. 

Aralara serpiştirilen siyasi eleştirilerin ve Amerikanya’ya savaş açan mahallelinin arasında Süreyya’nın aşkının bisküvi arasındaki lokum gibi kaldığı ise bir gerçek. Unig Hall’un tıklım tıklım dolduran izleyici ne düşünür bilemem ama çok fazla bir beklenti ile giderseniz oyunun konusu sizi benim gibi hayal kırıklığına uğratabilir benden söylemesi…

Gene de bunca hengâmeden kaçıp, hayattan kâm* almak isteyenlere tavsiye.

Kâm almak: Bir şeyden olabildiğince zevk almak, keyfini çıkarmak

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz