“Hiçbir İnsan Mermiden Hızlı Değildir ve Bunu Yaşamadan Öğrenemezsiniz!”

3

Bazı “konular” – “dersler” vardır ki, hiçbir kitapta yazmaz. Hiçbir tezde konu olmaz. Size kimse anlatmaz. Parfüm kokan bir salonda birileri karşınıza geçip; “Sakın bunu yapmayın” demez. İstihbarat konusunda akademik kariyer yapmış hiçbir öğretim görevlisi size bunu anlatamaz.

Bunları yaşayarak ve çoğunlukla bolca acı ile öğrenirsiniz. Ve neleri yapıp neler yapmayacağınızı ancak o zaman kavrarsınız. 

Acı, bu öğrenmeniz gereken konuların temelidir. Ve mayası da “Kandır”

Mesela; hiç bilmediğiniz bir bölgede, bölge ile ilgili elinizde hiçbir doküman yokken en yakın yerleşim merkezini bulmanız için birileri gelip size bunun nasıl yapılacağını öğretmez. Bunu yaşayarak öğrenirsiniz. Kaybolursunuz. Aç kalırsınız. Ayaklarınız patlar, bacaklarınız sizi terk edip kaçmak ister. Susuzluk artık size halüsinasyonlar göstermeye başlar. Hemen önünüzde devamlı bir su kaynağı görürsünüz ama bir türlü ona ulaşamazsınız. Aklınıza hemen Ortadoğu’nun çölleri gelmesin. Bu durum Alp dağlarında da başınıza gelebilir. 

Peki, en yakın yerleşim yerini nasıl bulursunuz? 

Gecenin kör bir vakti… Zifiri karanlık ve göz gözü görmez bir sis… Şansınıza ve bahtınıza mı güvenirsiniz?  Yoksa sislerin üstüne çıkmak için son bir gayretle çıkabileceğiniz en yüksek tepeye ya da yüksek bir noktaya çıkıp sislere vuran şehir / kent / kasaba ışıklarını mı ararsınız? Sis bulutları, ışığı yansıtma konusunda çok iyi bir doğal yardımcıdır. Ancak kırılma açısını da hesaplamanız gerekir. Yoksa bir umutla koşa koşa indiğiniz yerde ne köy bulursunuz ne kasaba… 

Birilerinin gelip size, iniş yapacağınız İskandinav (özellikle Kuzey / Tromso gibi) topraklarında karşılaşacağınız zorlukları anlatmaz. Ki siz Akdeniz ikliminde var olmuş bir insansınız. Görev dosyanız önünüze gelir ve hazırlanıp gidersiniz. Ta ki, oraya adım attığınız ana ve ciğerlerinize dolan buzla karışık havayla karşılaşana kadar. Burnunuzu kapatıp, nefes vererek iç basıncı ve sıcaklığı dengeleme çalışmanız burada yemez… Yapacağınız şey basittir. Küçük küçük nefes alıp vererek, ağzınıza tuttuğunuz yünlü / pamuklu bir kumaş ile dengeyi sağlamalısınız. Yoksa yurda döndüğünüzde ciğerlerinizde pırıl pırıl İskandinav suyu ile uğraşırsınız. Ve o çok illet bir şeydir. Günlerce hatta haftalarca uğraşırsınız. Ve başınızda seksi bir hemşire düşlerken güvercine dönmüş bir hademe ile… 

Demem o ki; Bazı konular vardır ki bunları ancak yaşayarak öğrenirsiniz. Paraşütten atlarken suya iniş yapma zorunluluğunuz doğduğunda teorik derslerde “Mutlaka hernesten çıkıp suya atlayış yapınız” derler ama bununla karşılaşana kadar bunu pek ciddiye almazsınız. Ta ki ekipmanına dolanıp, boğulmuş arkadaşınızı sudan çıkarana kadar… Atlayış öncesi kahvaltınızı yaptığınız, gece şakalarla gülüp eğlendiğiniz, onu yatağına diktiğiniz, yüzünüzü ayakkabı boyası ile boyadığınız o arkadaşınızın cansız bedeni ile karşılaşana kadar bunu öğrenemezsiniz. Hiç şüphe yok ki; en büyük dersi almışsınızdır o vakit.

Terörün yoğun yaşandığı coğrafyalarda kimse sizlere harita üzerinde tabii ve yapay mevzileri göstermez. Ama onların yerlerini bilmezseniz düşmanın hemen üstüne düşebilirsiniz mesela. Ve orada vereceğiniz “Selam” ne olursa olsun pek işe yaramayacaktır. Yaşamla ölüm arasında ki incecik çizgiyi işte bu tecrübe ayırır. 

Yaşıtlarınız şehirlerde, AVM koridorlarında, ışıl ışıl caddelerde, publardayken, siz 5 aydır yıkanamamanıza bağlı olarak malum yerlerinizi, küçücük bir tulumun içinde kaşımakla meşgulsünüzdür. Ve size kimse demez “operasyon öncesi ciddi bir hijyen temizliği yapın” diye. Eğer yapmazsanız; kurşun yemekten, yaralanmaktan daha büyük ıstıraplar, usulca yanınıza gelip, bir gece kıvrılıp sizinle tulumunuzu paylaşmaya başlar. Kafanızda ki bitlerden bahsetmiyorum bile…

Britanya ülkelerinde trafiğin sağdan aktığını bilirsiniz ama vites kolu solunuzdayken kimse size ani manevralar yapmayı, trafikte kaçmayı öğretmez. Bunu bolca acı ile öğrenir hatta sağınızı solunuzu sakatlayarak bir bedel ödemek zorunda kalabilirsiniz. Sonsuza kadar bir platin ile gezmek ise bu saydıklarım içinde en küçük bedeldir… Her havaalanına girişte kapıda ki görevliye saatlerce izahat vermek ise en büyük bedelidir.

Durduk yere bir barda, otel lobisinde ya da şık bir restoranda çok çekici bir kadın gelip sizinle konuşmaz. Kaldı ki siz dünyanın en çekici erkeği değilsiniz. Karşı koyulmaz bir karizmanızda yok. Eğer konuşuyorsa, sizinle flört ediyorsa, küçük dokunuşlarla ateşe har basıyorsa bilin ki; doğadaki en zehirli yaratıklar en renkli, en alacalı, en dikkat çekici olanlarıdır. Bunu kimse size anlatmaz. Ama bu tuzağa düşerseniz, sonunuz; zehirlenmeye bağlı olarak, sabah yatağınızda kendi kusmuğunuzda boğulmak olacaktır. 

Yurt dışında herhangi bir havaalanına giriş yaptığınızda, pasaport kontrolü yapan görevli / memur sizi o ülkeye almakla / almamakla yetkili makam değil. Bunlar çoktan aşılmış, yapılmışken onun karşısında çeşitli akrobatik çılgınlıklara girip şov yapmanıza hiç gerek yok. Ama size kimse bunu anlatmadığı için ilk yurt dışı görevinizde o memurun karşısında “İngilizce Gramer Sınavı” veriyormuşçasına parçalarsınız kendinizi. Oysa o da İngilizceyi muhtemelen birkaç yıl önce öğrenmiş bir göçmendir. 

Yunanistan’da Yunan, İngiltere’de İngiliz, Almanya’da asla bir Alman olamazsınız. Bunu denerseniz kuvvetle muhtemel ölürsünüz. Ya da tutuklanırsınız. Bu yüzden “cover”ınızı çok iyi öğrenmeli hatta birkaç kez güvenli bölgelerde uygulamalı ve test etmelisiniz. Hatta ülkenizdeki bir barda yan taburede tanıştığınız insanla, bir sonraki gideceğiniz yerdeki yabancı gibi konuşmak çok iyi bir pratiktir görev öncesi. Nasıl ki, bir Fransız Türkiye’de bir Türk gibi yaşayamaz ise sizde aynı durumdasınız. Yani kapsamlı olarak ders çalışmanız gerekir. Evet, sıkıcı ama önemli… Bunu da kimse size anlatmaz ama dediğim gibi bunu yapmazsanız faturalar oldukça ağır olur.

Silahınız tutukluk yaptığında size teorik derslerde birçok teknik şey anlatılmıştır ama asla karşınızda düşman birimleri varken ve yalnız başınızayken ne olacağını kimse öğretmez, öğretemez. Bu ancak “tecrübe” ile eş değerdir. Ve o sırada “yaratıcılık” kabiliyetleriniz devreye girer. Terlik mi atarsınız, tükürür müsünüz, küfürler ederek dönüp arkanızı kaçar mısınız yoksa hedef küçülterek, çapraz koşularla hedeften uzaklaşır mısınız? Bu size kalmış… Küfür, terlik ve tükürüğün pek işe yaramayacağını rahatlıkla iddia edebilirim.

Sizlere dünya kültürleri, toplumların yaşam alışkanlıkları, etnik – tinsel ve coğrafi farklılıklar konusunda sayfalarca doküman okuturlar ama gittiğiniz ülkede ilk adım attığınızda nasıl bir “Selam” vereceğini kimse öğretmez. Ülke kozmopolitse, kültürler iç içe girmişse ve mozaik oldukça çeşitliyse bunu kendiniz küçük adımlarla bulmalısınız. Yapacağınız küçük bir kelime hatası sizi hastanelik edebilir. Ve sizi darp etmeleri için öyle mavi pelerin takıp, tayt giymelerine de gerek yoktur. Bir anda üzerinize çullanan altı – yedi – sekiz kişiyle hiçbir “Ceday Şövalyesi” baş edemez. 

Kaldı ki diğer yandan her ülkede çok garip yasalar ve birde bu yasaların infaz kanunları vardır. Bu da anlatılmaz mesela… Hangi birini anlatıp, müfredata koyacaklar ki. Mesela İtalya’da bir sokak kavgasında ya da bir fiziki tacizde karşı tarafa yumruk atarsanız, suçlu durumuna düşüyorsunuz. Silah kullanmakla eş değer sayılıyor o ülkede. Tokat pek etkili olmasa da İtalyan Mahkemelerine çıkıp, Napoli’de iğrenç bir cezaevinde kalmaktansa tercih edilebilir bir yöntemdir. İmkânlarınıza bağlı birazda…

Kurslara başladığınızda rütbece sizden küçük bir hocanız derse girdiyse kalkıp ona yapacağınız ukalalığın cezası tüm bu saydıklarım içinde en ağırıdır. Bu da hiçbir yerde yazmaz, kimse söylemez ama şınav çekerken ağzınıza gelen tuzlu tadın, ter mi, gözyaşımı yoksa sümük mü olduğunu ayırt etmeye çalışırken bulursunuz kendinizi… Ve “Kaç oldu?” diye sorduğunda son nefesinizi verirmişçesine “Sıfır” dersiniz. Çekmeye de kaldığınız yer olan sıfırdan devam edersiniz.

“Sıhhiye” Kursunda size dikiş atmayı öğretmişlerdir ama en yakın arkadaşınızın kopan kulağına ne yapacağınız asla söylenmemiştir. 

“Psikolojik Harekât, Yerel Halka Yardım ve Halkla İlişkiler” Kursu almışsınız ama katı ve ortodoks bir dine mensup coğrafyada, bir eve girdiğinizde ne yapacağınız size anlatılmamıştır. 

“Hayatı İdame” kursu almışsınız ama yakalandığınızda nasıl karşı koyacağınız konusunda ki çözümler sizin hayal gücünüze bırakılmıştır. Kendinizi en mutlu – en huzurlu ve en keyifli hissedeceğiniz yerde düşünmek hatta oraya ışınlamak bir nebze günü kurtarabilir…

“Derin kar ve şiddetli soğuklarda Harekât” kursu almışsınızdır ama -25 derece havada, “kazayağı” oluşup da mosmor bir parmakla karşılaştığınızda ilk müdahale nedir, nasıl yapılır, neden direk ateşe tutulmaz bunu ancak tecrübe ederek öğrenirsiniz. Çünkü o panikle, doğal olarak ısıtma ihtiyacı duyduğunuzdan, direk ateşe tutar ve parmağınızla vedalaşır artık onun hayaletiyle yaşamaya başlarsınız… Ayağında dokuz parmak olan arkadaşlarımız bunu çok iyi bilirler… Şimdi ismini verip kendilerini rencide etmek istemem burada… 

Yani efendiler, sosyal medya da ya da çeşitli mecralarda, Hoplayıp – Zıplayan – Pembe Bereyi Bordo sanıp, kendine o şekilde title oluşturan kim varsa onlara bunları sorun… Bakmayın siz kocaman ekran önünde elinde çubukla ders veren Levazımcılara! Koca koca harflerle, kocaman yazılar yazıp, keçinin olmadığı yerde kendini “Abdurrahman Çelebi” ilan eden akademisyenlere… “Korkmayız! Kaçmayız! Zor bizim için kolay, imkansız ise biraz zaman alır” diye motto yazan, emekli – yardımcı sınıf askeri personellere… Profil resmine, bröve dolu üniforma bırakıp, o üniformaları sadece milli bayramlarda başkalarının üzerinde görenlere… Gördüğü tek kan, kurbanda kestiği keçinin kanıyken, kan sarhoşu taklidi yapanlara… Dizilerden, Kurtçuklar Vadisinden, Sağır – Sığır Odalardan, Teşkilatlardan – Şirketlerden, filmlerden, TV şovlarından alıntı yapıp da “İstihbaratçı” kisvesi ve gizemi ile akıl dışı ve zekâya hakaret derecesinde yazılar yazanlara… İddialı olup, “yüreğin varsa tezlerimi çürüt” diyen delilere… (Ki birçoğu kesinlikle psikiyatri hastası ve klinik olarak incelenmesi gerekir kanımca) 

Korku basittir. Ve insancadır. Bunda ayıp yoktur. Herkes korkar, hepimiz korkarız. Önemli olan bunu yönetebilmektir. Bunu muhafaza edebilmek ve koruyabilmektir. Korkmayan insan ya delidir (akli dengesini tamamen kaybetmiş, klinik olarak hasta) ya da yalancıdır. Hasta olmadığından eminseniz tek seçenek vardır; Yalancıdır! Ve bunları günümüzde özellikle bu mecralarda çok sık görebilirsiniz… 

Çünkü hiçbir insan, bir mermiden, fırlatılmış kesici aletten, namludan çıkmış bir roketten daha hızlı koşamaz. 

3 YORUMLAR

  1. Yazınızı okurken kendimi bir anda çok fazla seyrettiğim film ve dizilerden kesitler gözümün önüne geldi.
    Ama tek ve önemli fark bu yazılanların yaşanmış olaylar ve tecrübeler ve acılar olduğunu düşünüyorum. Ekrandaki kocaman harita önünde eline bir sopa alıp harekat şöyle olsaydı böyle olurdu böyle olmadığı için şöyle oldu,
    kıskaç hareketi olamadı hava üstünlüğü kuramadık çünkü görüş mesafesi sınırlıydı.Aslında topçu ateşi yeterli olmalıydı ama düşman çok iyi mevzilenmişti hamasi söylemleri,
    aslında o harekat planlarını en düşük kayıp için en ince noktasına kadar düşünüp gündüzleri geceleri birbirine karışanlara ekranlarda en büyük haksızlık yapılıyor.Bu uzman şahısları harekat bölgesinde kameraman ve savaş muhabiri arkadaşlarla beraberken görmemiz lazım.Ama nerde.koltuklara yaslanıp sıcak veya soğuk içeceğini yudumlayarak görüş açıklamak daha kolay geliyor.
    Saha tecrübesi karargah salonundaki kum sandığı ile sınırlı olanların görüntüsünün altında güvenlik uzmanı emekli falan emekli filan yazan hiç bir kişinin anlattıkları ilgimi çekmiyor.
    çünkü yüzlerine baktığımda o arazide çekilen cefanın sıkıntının acının hiç bir izini göremiyorum.
    sadece kendi reklamlarını yapıyorlar o kadar.
    Hani at koca tayı doğurur hiç sesi çıkmaz ama tavuk bütün mahalleyi ayağa kaldırır bir yumurtayı çıkarmak için.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz