Öcalan çözüm sürecinde ikili oynadı..

0
Latest posts by Emrullah Bayrak (see all)

Ocakmedya’ya konuşan yazar İbrahim Güçlü, çözüm sürecine ilişkin dikkat çekici açıklamalarda bulundu. Öcalan’ın, PKK’nın silah bırakmasından yana olmadığını bu sebeple ikili oynadığını belirten Güçlü, silah bırakılması halinde PKK’nın da kendisinin de değersiz hale geleceğini bildiğine dikkat çekti.

Yeni bir çözüm sürecinin başlamasının ihtimal dahilinde bile olmadığını vurgulayan Güçlü, “Öcalan şu an hükümete mahkûm, hükümet kendine lehine olacağı düşündüğü her an ve istediği zaman Öcalan’a mektup yazdırabilir. Selahattin Demirtaş, Öcalan’la ve Kandille var olan bir kimlik. Öcalan’dan ve Kandil’den bağımsız geçmişte hareket etmesi düşünülemezdi. Açıklamasından, Öcalan’a bayrak açtığı görülüyor. Eğer Selahattin Demirtaş Kandil’e güvenerek Öcalan’a posta atıyorsa, Öcalan’la Kandil’in de farklı kulvarlardan yürüdükleri anlamına da gelir.” dedi.

HDP’nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılacağını düşündüğünü dile getiren Güçlü’nün Ocakmedya’dan Emrullah Bayrak’ın sorularına verdiği cevapları şöyle:

Emrullah Bayrak (EB): Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Evet, çözüm sürecini biz başlattık ama sonlandıran biz olamadık. HDP’nin gizli gündemi sonlandırdı” demişti. PKK’nın dağ kadrosu liderlerinden Duran Kalkan ise dış güçlerin kendilerine “Ateşkes ilan etmeyecek, savaşı sürdüreceksiniz” dayatmalarında bulunduklarını açıkladı. Size göre çözüm sürecini kim bitirdi? İktidar partisi mi yoksa HDP ile PKK mı ya da dış güçler mi?

İbrahim Güçlü (İG): “Çözüm Süreci” süreci başladığı andan itibaren tartışılmaya başladı. Tartışma iki konudaydı. Birinci konu, “çözüm sürecinin” içeriği konusundaydı. Bazıları, bu süreci Kürt sorununun bir çözümü olarak algıladı. Bu algılama ve kavramlaştırma yanlıştı. Çünkü Hükümetin kastettiği, Kürt sorununun evrensel parametreler çerçevesinde çözümü değildi. Sıkça ifade ettikleri gibi PKK’nın silahsızlandırılmasıydı.

Bunu da Öcalan’a güvenerek yapmaya çalışıyordu. Öcalan silah bırakmaktan yana Hükümete bir söz vermişti. Bunu da Newroz’a gönderdiği bir mektupla da ifade etmişti. Oysa Öcalan da özünde PKK’nın silah bırakmasından yana olmadığı ve ikili oynadığı ortadaydı.

Öcalan PKK’nın silah bırakması halinde PKK’nın bir hiç olacağını, kendisinin de PKK’nın hiçliğiyle değersiz haline geleceğini ve hiçsizleşeceğinin hesabını yapıyordu. Başka bir ifade ile Öcalan, “tavşana kaç tazıya tut” siyaseti yürütüyordu.

Hükümet, PKK’nın silahsızlandırmasını PKK ile yapmasının bile, PKK’yı muhatap ve iki tarafın pazarlığı olacağının hesabını yapmadı. Bu da işe yanlış başlandığının en önemli işaretiydi. PKK’nın amacının da silah bırakmak ve Kürt sorununun çözümünden yana adımların atılması değildi. Asıl istediği, Kürdistan’da PKK’nın egemenlik alanı olarak tayin edilmesiydi.

PKK da bunun olmayacağını ve gerçekleşmeyeceğini bildiği için bu “çözüm sürecinden” zaman kazanmak, daha da güçlenmek, güç birikimini sağlamak, toplumun gözeneklerine daha fazla girmek koşullarını yaratmaya çalışıyordu.

Sürecin başladığı ilk günden itibaren bu çizgide çalışmalarını götürdü. Giderek de güçlenmeye, güvenlik güçlerinin de kendisine müdahale etmemesi koşullarını elde etmesinin de rahatlığı içinde oldu. Bundan da başarılar elde etti.

İkinci konu, hükümetin bu stratejisinde başarılı olup olmayacağı, PKK’nın silah bırakıp bırakmayacağı, PKK’nın amacına ulaşıp ulaşmayacağı konusuydu. Bu konuda da iki görüş vardı. Bu görüşlerinden biri, hükümetin başarıya ulaşacağı ve PKK’nın silahı bırakacağı; PKK’nın da amaçlarına ulaşabileceği görüşünde olanlardı.

Bunlar çoğunluğun görüşüydü. Ama özellikle buna Kandil’dekilerin güldüklerini ve bu görüşle dalga geçtiklerini biliyordum. Hükümet bu konuda saflık tutumu içinde olduğuydu. Erdoğan’ın buna inandırılmış olunmasıydı. Bu da çok doğal bir durumdu.

Hükümet PKK’yı tanımıyordu. PKK’nın Yedi Kocalı Hürmüz olduğunu bilmiyordu. PKK’nın kendi kararlarıyla ve bağımsız yürüyeceğini düşünüyordu. PKK’nın birçok devletin birleşik kaplar konumunda oldukları bir üst akıl kensersuyum tarafından yönetildiğini bilmeyecek kadar cahildi.

Öcalan’ın konumunu iyi saptamamıştı. Öcalan’ın PKK’da mutlak anlamda hâkim olduğunu ve PKK’yı silahlandırma konusunda başarılı olacağını düşünüyordu. Oysa güvendiği Öcalan bile ikili oynuyordu. PKK’nın makro isteklerine ulaşacağını düşünenler de Türkiye Cumhuriyeti Devletini tanımıyorlardı. Devletin, PKK’yı kurmasının nedeninin, onunla iktidarı paylaşmak, Kürdistan’da egemen olmasını istemek için olmadığını bilmiyorlardı. Devletin, Kürt milli hareketini, Kürdistan parti ve örgütlerini tasfiye etmek; Kürtleri bağımsızlık hedefinden uzaklaştırmak için PKK’yı kurduğunu bilmeme cahilliğine sahiplerdi.

İkinci görüş, “Çözüm Süreci” denilen sürecini başarıya ulaşmayacağını, yanlış bir strateji olduğunu ileri süren; PKK’nın silah bırakmayacağını, PKK’nın silah bırakmasının PKK’nın sonu olacağı, Öcalan’ın da PKK’nın silah bırakmasının kendisini hiçleştireceğini, iktidar paylaşımı ve Kürdistan PKK’ya terk edilmesi halinde de PKK’nın silah bırakmayacağı, Kürdistan’ı silahla yönetmek isteyeceği; PKK’yı yöneten güçlerin hükümetle anlaşma yapan bir PKK’ya ihtiyacı olmadığı, PKK’yı özel amaçlar için destekledikleri ve kurdukları, PKK’nın kaos ve kriz yaratma aracı olarak kullanılacağı; Öcalan ve Kandil’de istese de kendisini yöneten devletler istemediği sürece silahı bırakmayacağı; PKK’yı yöneten devletlerin de PKK’nın silah bırakmasından faydasının olmayacağı görüşüydü.

Ben de bu görüşü ilk günden itibaren savundum. PKK, Kürt olmayan, ne olduğu belirsiz, Adanalı olan yöneticilerinden Duran Kalkan yıllar sonra da bunu itiraf ediyor. Siz de haklı olarak bu açıklamayı aktarmışsınız.

Bu görüşlerimden çıkacak sorun: “Size göre çözüm sürecini kim bitirdi? İktidar partisi mi yoksa HDP ile PKK mı ya da dış güçler mi?” sorusu hem çok anlamlı değil, hem de cevap bulmak durumunda. Çözüm sürecinin varacağı bir yer yoktu. Çözüm süreci denilen vakıanın, kendisinin bir “çözümsüzlük” olduğu ortaya çıkmıştı.

Her iki taraf açısından da sonuçlanması gerekirdi. Bundan dolayı, her iki taraf da bu süreci ve karşılıklı planı sonuçlandırmanın kendi çıkarlarına olacağı noktasına gelmişlerdi. Bundan sonra sürecin sonlandırılması için yaratılan gerekçeler, teknik ve sıradan gerekçelerdi diye düşünüyorum.
Özcesi, sorun, yumurta ve tavuk sorunu.

EB: HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, “Çözüm süreci başarıya ulaşırsa nelerin yapılacağına dair bizlere vaat edilenleri açıklamazsak namerdiz” demişti. Bu açıklama, iktidar partisine yönelik bir tehdit olarak algılandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan başta olmak üzere iktidar partisinin temsilcilerinden bu açıklamaya bir cevap gelmedi. Siz bu açıklamayı ve iktidarın tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

İG: Pervin Buldan’ın bu açıklamasını ben de dinledim ve okudum. Ama kendisinde bilgileri bir şantaj ve tehdit unsuru olarak kullanması demokratik siyasi kültüre yakışmaz. Gerçi Türkiye’de demokrasi ve demokrasi ahlakından bahsetmek abestir. Pervin Buldan’ın tutumu ciddiyetsizcedir. Bugüne kadar da bir açıklamada bulunmadı. Bu yaklaşımıyla da ciddiyetsiz olduğunun yanında namert olduğunu da ortaya koydu.

Ayrıca PKK taraftarlarının, üyelerinin yöneticilerinin hepsi Öcalan’ın müritleridirler. Pervin Buldan da Öcalan’ın mürididir. Öcalan talimat ve emir verince sesini kesmiştir. Açık ki çözüm süreci başarıya ulaşması halinde, yapılan vaatlerden bahsediliyor.

PKK başından beri, hükümet tarafı bir dönem geçtikten sonra bu “çözüm sürecinin” bir çözümsüzlük olduğunu ve başarıya ulaşmayacağını biliyordu. Bundan dolayı da verilen vaatlerin hiç birisinin karşılığı yok.

Hükümetin bu açıklamaya karşı bir şey dememesinin birkaç nedeni olabilir. Birincisi, açıklama doğruydu. Ret etmediler. İkincisi, bu açıklama ciddi ve doğru değildi, ciddiye almadılar. Üçüncüsü, ispat hakkı, HDP’nindir. Açıklasınlar sonra bir cevabımızı verelim ya da gardımızı alalım demişlerdir.

Dördüncüsü, ya da Pervin Buldan ve HDP’liler kendi çıkarlarına o vaatleri kullanmak için geleceği günü bekliyorlar. Ona göre hazırlık içindeler. O dönemde Ahmet Davutoğlu Başbakandı. Şimdi muhalif, o zaman o gerçekleri açıklasın. Ama biliyoruz ki bu “çözüm sürecinin” başında olanla tüm AK Partilileri Erdoğan görevden aldı.

EB: Çözüm sürecini başlatan AK Parti iktidarının geldiği nokta, “Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır” oldu. Siz AK Parti’nin bu dönüşümünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

İG: AK Partisi iktidarının “Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır” açıklamasının bir kaç anlamı var.
Birinci anlamı: Kürt sorunu vardı. Biz Kürt sorunuyla ilgili açılımlarla, yaptığımız uygulamalarla Kürt sorununu çözdük, geriye terör sorunu kaldı, diyorlar.

-Kürtlerin varlığını kabul etmek,
-TRT Kurdi televizyonun açılması,
-Üniversitelerde Kürt dili ve edebiyatı bölümünü açmak,
-Seçimlerde Kürtçe propagandayı serbest etmek,
-Mahkemelerde Kürtçe savunmayı serbest bırakmak,
-Cezaevlerinde Kürtçe konuşmayı serbest bırakmak,
-Kürtçe dergi, gazete, kitap basımını serbest bırakmak,
-Kürdistan televizyonlarını serbest bırakmak,
-Kürtçe konferans, basın toplantılarına ve seminerlere izin vermek,
-Kürdistan ismiyle partilerin kuruluşuna olanak sağlamak.

Kürt müziğini söylemeyi ve dinlemeyi serbest bırakmak gibi konuları çözüm için yeterli görmek. İkinci anlamı: Kemalistleşmek, resmi devlet ideolojini Kürt millet sorununda kabul etmek ve benimsemek. Bu resmi ideoloji ve devlet politikasını kabulden dolayı Kürt sorununum yok olduğunu ileri sürmektir.

Üçüncüsü: Yeni siyasi sistemdeki ittifak sisteminden dolay MHP’ye mecbur olmaktan dolayı, Kürt sorununun olmadığını ileri sürmektedir. Tıpkı CHP ve Millet İttifakının PKK’nın oylarına mecbur kalması gibi.

EB: Cumhurbaşkanı Erdoğan, Edirne’de cezaevinde yatan Selahattin Demirtaş’ı kasdederek “Edirne’deki en büyük hesabı İmralı’dakine verecek” dedi. Demirtaş ise Erdoğan’a “Siyasetçiler halka, partisine, parlamentoya, bağımsız yargıya hesap verir. Sen benim için ‘kaygılanmayı’ bırak da kendi vereceğin hesabı düşün” karşılığını verdi.

İsmini açıklamayan bir AK Parti yetkilisi de “Öcalan’ın yeni bir mektup kaleme alabileceğini” ifade etti. Siz Erdoğan’ın bu açıklamasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Öcalan’ın yeni bir mektup yazmasına zemin mi hazırlanıyor?

İG: AK Parti’nin düşüncesine göre Öcalan “Çözüm Sürecinden” yanaydı. Selahattin Demirtaş, bu “Çözüm Sürecine” ayaklanma çağrısı yaparak onlarca insanın ölümüne yol açarak engel oldu. Ben Öcalan’ın çözüm sürecine nasıl çifte standartlı baktığını birinci soruya cevap verdiğim zaman söyledim.

Aslında Öcalan’ın çözüm sürecinin başarıya ulaşması diye bir derdi yoktu. Oyalama politikasının devamından yanaydı. Ama Kandil, HDP üzerinde daha etkin hale gelerek Selahattin Demirtaş’a halka ayaklanma çağrısı yapmasını, Kobani olaylarını yaratmasını söyledi. Bundan dolayı hükümet, Öcalan, Kandil-Selahattin Demirtaş arasında bir sorun, ayrılık, çelişki olduğu görüşüne sahip oldu.

Öcalan’ın Selahattin Demirtaş hakkından söyledikleri buna eklenince iyice bir çelişkinin olduğuna, Selahattin Demirtaş’ın Öcalan’a karşı olduğu kanaati kesinleşti. Çözüm sürecini bozmuş olmasından dolayı, Selahattin Demirtaş’ın Öcalan’a hesap vermesi gerektiği düşüncesiyle Erdoğan, bu görüşü belirtti.

Açıklamanın ikinci nedeni: HDP, yerel seçimlerde “Millet İttifakından” yana tavır koydu. CHP’ye İstanbul, Ankara, Mersin, Adana belediye başkanlarını kazandırdı. Öcalan ise yerel seçimlerde Cumhur İttifakından yana tavır içinde oldu. Kandil ağır bastı. Öcalan boşa düştü ve karizması çizildi. Kandil’in Öcalan’ı dinlemediği de bir anlamda açığa çıktı.

Şimdilerde de HDP’nin “Millet İttifakından” yana olduğu kesinleşmiş durumda. Erdoğan, HDP içinde bir ayrılık yaratmak istiyor olabilir. Bunu da Öcalan eliyle yapacağını düşünmüş olabilir. Açık bir şey var ki, Öcalan şu an hükümete mahkûm, hükümet kendine lehine olacağı düşündüğü her an ve istediği zaman Öcalan’a mektup yazdırabilir.

Böyle bir mektubun bu günlerde gündemde olduğunu düşünmüyorum. Selahattin Demirtaş, Öcalan’la ve Kandille var olan bir kimlik. Öcalan’dan ve Kandil’den bağımsız geçmişte hareket etmesi düşünülemezdi. Açıklamasından, Öcalan’a bayrak açtığı görülüyor.

Yoksa “Başkanın heykelini dikeceğiz” diye onlarca defa tekrarlayarak Öcalan’a biatını gösterdiği halde, eğer tanrı gördüğü Öcalan üzerinde hesap vereceği güç: Bir halk, parlamento, yargı v.b güç tanıyorsa, anlaşılıyor ki, Kandil’e güveniyor. Eğer Selahattin Demirtaş Kandil’e güvenerek Öcalan’a posta atıyorsa, Öcalan’la Kandil’in de farklı kulvarlardan yürüdükleri anlamına da gelir.

EB: Size göre çözüm süreci neden bitti? Çözüm sürecinde yapılan en büyük hatalar nelerdi? Yeni bir çözüm sürecinin, başka bir adla başlama ihtimali var mıdır? Bu tartışmalara bakıldığında ufukta yeni bir çözüm süreci mi başlayacak? Siz tekrar bir çözüm sürecinin başlayacağını düşünüyor musunuz?

İG: Birinci soruya verdiğim cevapta “Çözüm Sürecinde” hangi yanlış anlayışın güdüldüğünü, hataları, bitiş nedenlerini anlattım. Ne eski tarzda ve ne de yeni tarzda bir çözüm sürecinin başlaması mümkün değil. Eski tarzda “Çözüm Süreci” Öcalan’a dayanılarak başlatıldı. Bulunduğumuz aşamada Öcalan’ın eski gücü yok. PKK, “Millet İttifakına” kanalize olmuş durumda.

En önemlisi de hükümetin ve “Cumhur İttifakı’nın” PKK ile başlatacağı bir çözüm süreci de olamaz. Hükümet ve “Cumhur İttifakı PKK’yı bitirmeye karar vermiş durumda. Buna uygun askeri imha uygulamaları içinde ve askeri olarak da başarı elde etmiş durumda. Hükümet yeniden PKK’nın diriltilmesini istemez.

PKK da bunu bildiği için yatırımını “Millet İttifakına” yapıyor. Millet İttifakının iktidar olması halinde eski konumuna geleceğini, kendisine yönelik operasyonların durdurulacağını, hapishanedeki insanlarının serbest bırakacaklarını, belediyelerin kayyımdan alınacağını hesap etmektedirler.

Yeni tarzda çözüm ise devlet merkezli Kürt sorunu konusunda bir çözüm programını ortaya çıkarmak ve uygulamaktır. MHP kesinlikle buna karşı olacağı için böyle bir açılım ve program ortaya çıkamaz. AK Parti de bu aşamada kesinlikle buna hazır değil.

“Kürt sorunu yoktur”, “Kürt sorununu çözdüm” dediği bir aşamada, Kürt sorunu ile ilgili yeni bir program açılımı yapması olanaklı görünmüyor. Yeni tarzla “çözüm süreci” Kürt halkıyla, Kürt toplumun kanat önderleri, siyasi ve toplumsal örgütleri, aşiret reisleri, şeyhleri ağaları, din adamları, yazarları, aydınlarıyla olmak zorundadır. Hükümetin dediğim nedenlerden dolayı böyle bir çözüme her açıdan hazır olmadığı ortada.

EB: Erdoğan’ın Abdullah Öcalan’la bir pazarlık yaptığını düşünüyor musunuz? Erdoğan, Kürt halkını, Öcalan’ı kullanarak bir yere mi kanalize etmeye çalışıyor? Bu yaşadıklarımız önümüzdeki seçime bir hazırlık mı?

İG: Erdoğan’ın Öcalan’la bir pazarlık içinde olduğunu düşünmüyorum. Çünkü Erdoğan, Öcalan’ın eski misyon ve gücüne sahip olmadığını, sözlerini yerine getiremediğini test ederek görmüş durumda. Erdoğan’ın Öcalan’ı kullanmasından bahsetmek daha gerçekçidir. Bundan da çok başarılı olmayacağı, yerel seçimler dönemindeki tecrübeyle açığa çıktı. Öcalan mektup yazmasına, Osman Öcalan TRT’de görüş belirtmesine rağmen HDP’nin eğiliminde bir değişiklik yapmadı. Bundan dolayı da Öcalan’ı kullanmak istemesi Erdoğan için bir macera olur diye düşünüyorum.

EB: HDP’den yakın zamanda istifa eden Ayhan Bilgen’in yeni parti kurma çalışmaları kamuoyuna yansıdı. Siz, HDP dururken yeni bir partinin başarılı olma şansını ne kadar görüyorsunuz? Bu parti HDP’ye alternatif olarak mı kuruluyor veya kurduruluyor? Şu an temsil noktasında Kürtler için yeni bir partiye ihtiyaç var mı?

İG: Ayhan Bilgen, Kürt milli hareket geleneğinden gelen bir siyasetçi değil. Kendisi Kürt de değil. İslam çevreden gelen biridir. PKK ile siyasete katıldı. PKK, çıkarları gereği onu bir yere taşıdı. Şimdilerde PKK için bir değeri yoktur. Bundan dolayı Ayhan Bilgen’nin kuracağı partinin, Kürt partisi olması olanaklı değil. Kürtleri de temsil edemez. HDP’ye alternatif olması hiç olanaklı değildir.

Ayhan Bilgen, demokratik ve barış siyasetinden bahsediyor. Oysa çözüm sürecinde birlikte katıldığımız bir televizyon programında PKK’nın silahı bırakmasına karşı çıkıyordu. Devlete karşı PKK silahlı güçlerinin güvence olduğunu ileri sürüyordu.

Şu an HDP dâhil Kürtleri sayısal demokrasi dışında temsil eden bir parti yok. Kürdistan ismiyle kurulan partileri de Kürtlerin ihtiyaçlarını karşılamadan uzak, Kürtleri temsil edecek durumda değiller. Bundan dolayı Kürtleri sosyolojik, siyasal, milli, yeknik anlamda tensil edecek bir siyasi partiye ihtiyaç var. Ama ne yazık ki bununla ilgili koşullar ufukta görünmüyor. Bunun için bir siyaset erbabı da yok.

EB: HDP içerisinde size göre bir Demirtaş sorunu mu var? HDP’de Selahattin Demirtaş ile Öcalan’ı ayrıştırma çalışması mı var?

İG: PKK/KCK totaliter ve faşist sisteminde tek değerli bir şahsiyet vardır. Değeri de tanrı ve peygamber düzeyinde. O da Öcalan’dır. PKK/KCK sisteminde diğer kişilerin hepsi Öcalan’ın yarattıklarıdır, onların hepsi araçsallaştırılmış varlıklardır. Hepsi mürit olarak Öcalan’a biat etmek zorundadır.

Günümüzde pratik uygulamalarda Öcalan zayıf ve etkisiz görünse de PKK/KCK sistemindeki yerini bazıları tarafından gerçekten ve bazıları tarafından taktiken korumaktadır. Bu nedenle, bu totaliter faşist sistem içinde Öcalan’a muhatap hiçbir kimse yoktur. Ya da muhatap olacaksa Selahattin Demirtaş en son muhataptır.

Bazı Türk siyasetçileri, HDP içindeki Türkler, sıradan PKK/HDP taraftarı Kürtler içinde Selahattin’i önemli bir şahsiyet olarak görüyorlar. Bir gerçek var ki HDP içinde ve dışında PKK’lılar ortasında, HDP’li Türkler açısından bir Öcalan ve Kandil çelişkisi ve sorunundan bahsedilebilir. Selahattin Demirtaş çıkarları gereği Kandil’den yana bir tutum içinde görünüyor. Bu çelişkide basında ve kamuoyunda Kandil adına Selahattin Demirtaş’ın Öcalan’la sorunu varmış gibi yansıtılıyor.

Totaliter ve Faşist örgütlerde ve rejimlerde, liderler narsist, kendi dışından ismi öne çıkan kişileri sevmezler, onlara düşman olurlar. İmkânları olursa onları gelecekte kendi liderlikleri için potansiyel tehlike gördüklerinden ortadan kaldırırlar. Öcalan’ın yaşamı bunun gibi onlarca örnekle doludur. Öcalan kendisine rakip olabilecek bütün örgüt arkadaşlarını ortadan kaldırdı, işkence ederek öldürttü.

EB: Selahattin Demirtaş, Nureddin Demirtaş’ı dinlemeden özgür bir karar verebilecek mi?

İG: Nureddin Demirtaş, Selahahtin Demirtaş’ın ağabeyidir. Hem toplumsal ve aşiret hem de PKK’daki hiyerarşisi bağlamında Selahattin Demirtaş’ın üstündedir. Bence soru yanlış sorulmuş diye düşünüyorum. Bana göre soru “Selahattin Demirtaş PKK ve Kandil’den özgür bir karar verebilecek mi?” şeklinde sorulmalıdır.

Bu soruya vereceğim cevap, Selahattin Demirtaş, PKK ve Kandil’den bağımsız bir karar veremez. Vermesi küçük bir ihtimal içinde bile değildir. Selahattin Demirtaş’ın bağımsız karar verebilmesi için çok şeyi göze alması gerekir. O da onun elindeki tüm olanakların gitmesi anlamına gelir. Hapishanede onu ziyaret edecek insan bile bulamaz. Ailesi ziyaretine gider mi o bile tartışmalıdır.

O durumda, HDP/PKK’den beslenen HDP içindeki ve dışındaki Türk siyasetçilerin bile Selahattin Demirtaş’a selam vermeleri söz konusu değildir. Bugün HDP içindeki Türk siyasetçileri, Millet İttifakı partilerinin liderleri ve yöneticileri, HDP’nin Kürt oylarından dolayı Selahattin Demirtaş’a değer veriyorlar. Selahattin Demirtaş’a karşı PKK’nın tutum ortaya koyması, onların bile Selahattin Demirtaş’a selam vermesini ihtimal dâhilinde görmüyorum, mevcut siyasi kültür ve ahlakı göz önüne aldığım zaman.

EB: Rizgari hareketinde Orhan Kotan’ın ‘anayasal düzlemde eşit yurttaşlık’ söylemini siyasete dahil edebilinir mi? Edebilinirse kimle hangi kanaldan yapabilir?

İG: Orhan Kotan, Kürt milli davasının önemli aktörlerinden biriydi. Kürtlerin hızla ve anlamlı fikir üreten, sıra dışı bir aydını ve siyasetçisiydi. Orhan Kotan’la birlikte Rizgari Hareketine yöneticilik yaptık. Rizgari Dergisinde de yazı kurulu üyesi olarak birlikte çalıştık. Anti-sömürgeci ulusal demokratik ideolojinin inşası için tezler ve fikirler ürettik.

Orhan Kotan,12 Eylül 1980 darbesinden önce İsveç’e yerleşti. Türkiye’de yasal koşulları olumlu hale gelince, Türkiye’ye döndü ve İstanbul’da “Realite” ismiyle bir gazeteye kuruculuk, yönetmenlik ve yazarlık yaptı. Orhan Kotan, Kürdistan’da bağımsızlığı savunan, Kürtlerin de diğer milletler gibi devlet olmasını savunan milli bir Kürt siyasetçisiydi.

Ölümünden önce “anayasal düzlemde eşit yurttaşlık” tezini oluşturdu ve savundu. Şiddetli eleştirilerle hatta suçlamalarla karşı karşıya kaldı. Orhan Kotan’ın tezine göre Kürtler ve Kürdistan bir siyasi statüye kavuşmadan Kürtler, Türklerle eşit haklara sahip olabilirler. Yani üniter devlet içinde Kürtler de her açıdan Türkler kadar milli, sosyal, kültürel, siyasi haklarına kavuşabilirler.

Bu tez, devlet merkezli bir tezdi. Devletin inisiyatifiyle yapılacak bir tasarruf ve gelişmeydi. Ama çok açık ki mevcut devletin parametreleri ve karakteri kapsamında da bu tezin bile hayata geçmesi olanaklı değildir.

EB: Sürekli “Kürt Sorunu” diyoruz ancak bunun çerçevesini, ne olduğunu ortaya koyan yoktur. Kürt sorunu, bir dil sorunu mudur, dışlanma sorunu mudur, sosyal veya ekonomik sorun mudur? Siz “Kürt sorunu” deyince ne anlıyorsunuz; ne anlamalıyız?

İG: Kürt sorunu, bölünmüş Kürdistan ve Kürt millet sorunudur. Kürt sorunu, sadece Türkiye Cumhuriyeti Devleti sorunu değil. İran, Suriye, Irak devletlerinin de sorunudur. Bu bağlamda bölgesel bir sorundur. Bütün milletlerin meselesi gibi bir içeriğe sahiptir. Kürtlerin statüye kavuşması, kendi kendisini yönetmesi sorunudur.

Bu kapsamda kendi kendini yönetme, milli, sosyal, dil, kültür sorunudur. Kürtlerin, Türkler kadar devlete ortak olmasıdır. Eşitlik, adalet, hukuk sorunudur. Devletin radikal değişimi sorunudur. Devletin federal sistem olarak yapılanmasıdır. Sonuç olarak diyebilirim ki bu başlı başına ele alınması gereken temel bir konu.

EB: HDP’nin kapatılmasının tartışıldığı bir zaman diliminde Gara operasyonunda 13 güvenlik görevlisi şehit edilmişti. PKK’nın bu girişimi iç siyasette HDP’ye kapatma davasının yolunu açtı. Toplumsal gerginlik iyice arttı. Örgütün kaçırdığı bu insanları öldürmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

İG: Gara Operasyonu belki de HDP’nin kapatılma davasının açılması konusunda bardağı taşırdı. Oysa uzun zamandır kapatılma davası ile ilgili hazırlıklar vardı. Gara Operasyonuna gerek yoktu. Yerel hukuk ve hatta uluslararası hukuk çerçevesinde HDP’nin kapatılması için çok neden vardı. HDP, bir anlamda kendisinsin kapatılması için elinden geleni yapıyor, pervasız davranıyor.

PKK ile ilişkileri bağlamında binlerce olay ve belge var. HDP’nin birinci derecedeki yöneticileri de PKK’ya dayandıklarını açıkça ifade ediyorlar. Bu konu daha kapsamlı bir tartışma ve analiz konusu. Gara Operasyonu sırasında kaçırdığı 13 insanı öldürmesi, tam da bir PKK klasiğidir. Kendisinden binlerce arkadaşını katleden ve öldüren; halen de öldürmeye devam eden bir konumda olan PKK’nın kaçırdığı 13 kişiyi katletmesi kendisi için oldukça doğal bir durumdur. Barbarizmdir.

PKK’nın akıl içinde işler yapacağını beklememek lazım. O her zaman akıl dışı işler yapar. Öldürdüğü 13 insanlarla ilgili kayıplarını değil kazançlarını düşünür. Bu katliamla, ölü sevici, kinle gözleri kararmış PKK’lıları memnun etti. Bu da ona yetti.

EB: Sizce Anayasa Mahkemesi, HDP’yi kapatma kararı verir mi? Eğer bir kapatma kararı çıkarsa bunun siyasete özellikle Kürt siyasetine etkisi nasıl olur?

İG: Sosyopolitik konum, veriler, HDP’nin tutumu, son günlerde bir milletvekilinin bir PKK’lı ile resimleri, birçok başka milletvekili ve HDP yöneticilerinin PKK ile bir biçimde ilişkilerinin var olmasının belgelenmesi, Kandil’den HDP’ye yönelik doğrudan açıklamalar, göz önüne alındığı zaman HDP’nin kapatılacağını düşünüyorum.

HDP’nin kapatılmasından sonra, PKK’nın partisi hazır. “Demokratik Bölgeler Partisi” yedekte tutuluyor. HDP’nin kapatılması zamanı önemli olacak. Eğer seçime yakın kapatılırsa PKK’lılar açısından olumsuz bazı sonuçları olur. Ama asıl olumsuzluk, HDP’nin kapatılmasından sonra yasaklı siyasilerin sayısı ve niteliğine ilişkin önemli olacaktır.

EB: HDP, PKK ile arasına mesafe koyamadığı gerekçesiyle sürekli eleştiriliyor. Siz bu talebi ve eleştirileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

İG: Bu eleştiriyi, Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya benzetiyorum. Türkiye’de ve hatta dünyada yaşamayan dünyalı olmayanların tutumu olarak ele alıyorum. Siyasi ve sosyal ahlaktan uzaklık olarak değerlendiriyorum. Türkiye konusunda “Fransız olmak” ve cahillik de diyorum. Kasıtlı ve akıllarla alay etmektir de.

Bu yaklaşım, Türk devletinin ideolojisinin Kemalist, Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı, Recep Tayyip Erdoğan’ın AK Parti’nin Genel Başkanı olmadığını ileri sürmek gibi bir garabettir. HDP, PKK’nın kurduğu partidir. PKK olmadan var olmayacak bir partidir.

PKK liderinin projesi olduğunu HDP yöneticilerinin defalarca itiraf ettiği bir parti, nasıl olur da kendisi ile PKK arasına sınır çeker, PKK ile ilişkisini keser, PKK’ya terörist der? Böyle bir talep, akla ziyandır diye düşünüyorum.

EB: Kürt sorunu konusunda mehter takımı gibi iki ileri bir geri gidiyoruz. Yıllardır bu sorun çözülemediği gibi içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Sizin çözüme yönelik önerileriniz nelerdir? Çözüm olacağı konusunda umutlu musunuz? Neler söylemek istersiniz?

İG: Kürtleri inkâr eden, Kürtleri katleden, birçok katliamdan geçinen, Kürtleri Türkleştirmek için vicdani olmayan ırkçı asimilasyon politikası güden, Kürtlerin en küçük hak arayışlarını katliamla bastıran, sürekli bir ırki ve dilsel, kültürel jenosid sürdüren, hiçbir zaman Kürtleri ortak yapmak istemeyen, hatta Türklerin bile devleti olmayan, ant-Kürt ve anti-isal (Türk) temelinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, hiçbir zaman Kürt sorununu çözmek istemedi.

Bu konuda Adnan Menderes (DP), Turgut Özal (ANAP), Recep Tayyip Erdoğan (AK Parti) açılımları da günah savuşturma niteliğindedir. Kemalist devleti bir açıdan şamarlamak olarak ele alınabilir. Çok açık ki Kürt millet sorunu bir devlet sorunudur. Bir siyasi parti hükümetinin çözeceği bir sorun değildir. Sorunun çözümünde, üst düzeyde konsensüs isteyen bir sorundur.

Devletin Kemalist, tekçi, tek millet, tek ideoloji, tek din, tek mezhep karakterinin radikal şekilde değişmesi, Kürt millet meselesinin olmazsa olmaz şartlarından biridir. Devletin değişmesi demek, devletin herkesin, Kürtlerin de ortak devleti olmasıdır. Bu ortak devletlerin en ideali, en demokratı, en adaletlisi de federal devlettir.

Türk Devleti, federal devlet olma konusunda hazır hale gelirse Kürt millet sorunu çözülür. Demokratikleşme olur. Hukukun üstünlüğünün tesisi sağlanır. Gerçek anlamda egemenlik milletlere ait olur. Her millet kendi kendini yönetme düzeyine çıkar. Devlet, sömürgeci, ırkçı, işgalci-ilhakçı özelliklerini terk etmek zorunda kalır.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz