İslam’ın Öncelikli Şartları Adalet, Ahlak ve Dürüstlük mü Olmalıydı?

0

Caminin avlusunda üç asma kilitle muhafaza altına alınmış bir bağış kutusu. 

Değerli dostum Adnan Karakurt facebook’ta paylaşmış.


Görünce şu sözler geldi aklıma:

Oraya gelip gidenlerin hemen hepsi muhtemel hırsız mı oluyor bu durumda? 
Hepsi değilse de ekseriyeti?

Öyle ya bir kilide güvenmemişler ve üç asma kilit…
Belli ki kendilerinden bir kişiye de güvenmemişler.

Üç kilidin üç anahtarı belli ki üç ayrı kişide.
Başka nasıl yorumlanmalı ki?

Bu ne düşündürüyor insana? 
Herkes birbirinin sahtekâr ve hırsız olduğunu veya olma ihtimalinin derecesini çok iyi biliyor demek ki…
Bu mu?

Metal bağış dolabını da -ayrıca- bir iyice zincirlemişler… 
Yoksa dolap da yürür gider he mi?

Her türlü hırsızlık itina ile yapılır mübarek camimizde… demeye eş gibi duruyor bu da… 
Öyle ya!

Peki bunu görenler ne düşünürler ki?

Allahın evinde‘(?) ahlak ve dürüstlük aramanın boşuna olduğu mu anlaşılmalıdır? 

Başlıkta sorduğumuz soruya dönelelim:
İslam’ın öncelikli şartları adalet, ahlak ve dürüstlük mü olmalıdır?
Savm, salat, hacc, zekat ve tanıklık kelamı işe yaramıyor belli ki!
Bunların etkisi caminin kapısından dışarı adım atıncaya kadar anlaşılıyor ki?

Oradan çıktın mı bütün büyü bozuluyor ve bağış kutusu bariz şekilde tehlike altında!

Ey okuyucu siz ne dersiniz?
İnadına böyle yapılıyor da ‘günah işleme özgürlüğümüz’ için bize bir açık kapı kalsın keşke diye mi düşünüyorlar acaba din önderleri?
Şüpheliyim doğrusu.
Niyet götürmek ise buna kilit mi dayanır?
Nafile çaba!

Nitekim memleket 20 yıldır dini bütünlerin elinde. Memleketin 100 yıllık müzelerine varıncaya kadar çalınmadık ne kaldı?
İşletmeleri, fabrikaları, kamu mallarını geçtim, Allah’ın bu millete naspettiği dağları, ormanları, ovaları, denizleri, kıyıları, dereleri, ırmaklarına varana kadar yağmalanmayan ne kaldı?
Milletin boğazından aşından keserek toplanan vergilerle oluşan hazineyi soyup soğana çevirmek için 100’den fazla kere ihale kanunu değiştirilerek kendi sermaye çetelerine talan ettirmedikleri, -mevcut olanın köküne kibrit suyu dökmüşken- milleti geriye doğru 50 yıl daha kendilerine borçlandırmadıkları ne kaldı?

Bu vesile ile nakletmek isterim:

BİR ANI:

Gavurun İsviçre’sinde Zürih yakınlarında bir köy. Dostum Josef’le bir sabah uyanınca yürüyüşe çıktık. Köyden çıkıp orman yollarından yürüdük, karacalar gördük… Issız yollardan geçtik. Dönüşte daha uzak başka bir yönden köye girdik. Ağaçların arasında köyün kenarında bir eve rastladık. Evin zemin katında kepengi açık kapalı bir alan var. Orada adeta çeşidi az ama şirin, minyatür, küçük bir manav dükkanı düzenlememişler mi! Belli ki köylü tarlasından bahçesinden topladığı mahsulleri satıyor orada. 
Ama ortalarda kimseler yok. Ev sahibi belli ki kasabaya inmiş veya kim bilir belki başka bir yerde… Kırda bahçede çalışıyor mudur Allah bilir.

Yanaştık baktık, dalından yeni koparılmış taptaze meyveler-sebzeler. 
En çok kirazlar dikkatimizi çekti.
Biraz alalım dedik. 

Gerçi hepsi de çok hoş görünüyorlar.
Josef aldı bir poşet başladı doldurmaya; ”Bu kadar yeter mi?” dedi.

Tamam dedim, oradaki elektronik terazide tarttı, kasanın yanındaki fiyat etiketine baktı, oradaki hesap makinesi ile hesapladı, bir meyve daha aldık (ama onu hatırlamıyorum şu an) onun da parasını aynı yöntemle hesapladı, terazinin durduğu masanın çekmecesini açtı. Bir de ne görelim; o çekmece-kasada10’luk, 20’li 50’lik eurolar ve daha bir sürü bozuk paralar… 
Josef bizim hesabı ödedi, parasının üstünü sayıp aldı, kasayı itip kapattı, yola devam ettik.

Çevrede in yok cin yok. 
Hani insanı geçtik herhangi bir kedi-köpek veya tavuk sesi bile yok. Yahut varsa da o saatte bir yerlerde yatıyor- uyukluyorlar mıdır bilinmez.

Biz yürüdük, evin bahçe çıkışına doğru çeşmede kirazları yıkadık, poşetten alıp yiye yiye eve doğru yollandık.

Dedim ki Josef’e:

-Bu ne iş böyle? Şaşırmadım desem yalan olacak vallahi!

Dedi ki:

-Şaşıracak birşey yok, burada bütün köylüler ürünlerinin bir kısmını da böyle satarlar genellikle.

-İyi de hiç mi hırsızlık olmaz?

-Ben kırk yıldır buradayım daha hırsızlık olduğunu duymadım.
-Yapma yahu!

Vay gavur oğlu gavurlar!
İnsanı nasıl da şaşırtıyorlar!
Söylemeye hacet yok, isminden anlamışsınızdır.
Josef de, hani şu zinhar cennet yüzü göremeyecek olan kadim gavurlardandır.
Hem de bizim İstanbul’dan (anayurdundan) vura tuta, tehlikeli bulup hain diye kovaladığımız Rum gavurlarından.

Önceki İçerikCulture Eats Strategy For Breakfast
Sonraki İçerikMağaradaki Neandertal
Eğitimci, Oyun Yazarı ve Yönetmen ÖZGEÇMİŞ: 1954 Tirebolu doğumlu Eskişehir Anadolu Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı Bölümünü ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. 34 yıl çeşitli liselerde Edebiyat Öğretmenliği ve Müdürlük yaptı. 4 yıl Kültür Üniversitesi’nde Öğretim Görevlisi olarak çalıştı. ESERLERİ: Bir Poşet İstanbul Toprağı (Roman, 2012 Yunus Emre’yi Kim Öldürdü (Roman dosyası) Devlet Tiyatroları Repertuarına Alınan Oyunları (2012): Vah Güzel İstanbul Yunus Emre’yi Kim Öldürdü? Yaşamın Kıyısında Zirzop Kral Aldığı Ödüller: BASÜBADELMEVT oyunu Kör Sema Oyun Yazma Yarışması, Birincilik Ödülü NUH’UN AĞRISI oyunu Aydın Üstüntaş Jüri Özel Ödülü Yazdığı Diğer Oyunlar: Mutluluk Tarifleri, Kulüp Paragöz/ Anatolia Yolu / Yurdun Seni Çağırıyor Nazım/ Son Oidipus/ Savaş Devam Ediyor/ İyi Aileler İyi Çocuklar/ Bir Ateş Ver (Kahır Yolcusu Bir Zamane Dervişi: Ruhi Su), Melekut, Girdap Nasrettin Hoca’nın Biri Bir Gün (Çocuk Oyunu) Kuşlar Cumhuriyeti (Çocuk Oyunu) Gençlik Tiyatroları Festivallerinde kendi yazıp yönettiği oyunlarla ödüller almış; Yunanistan ve İsviçre’de bu oyunlarıyla turneler yapmıştır. Oyunları ülkenin birçok şehrinde amatör veya yarı amatör topluluklarca; üniversite-lise, ilköğretim tiyatro topluluklarınca oynanmıştır. 2013’ten beri Amerika’da yaşamaktadır.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz