Mesel ve Menkıbe (EPOS) Üzerine Notlar

0
Latest posts by Emin Keşmer (see all)

Yaygın bir menkıbedir duymuş olmalısınız:
Bursa’da Osmanlının ilk zamanlarında bir Müslüman çeşme yaptırmış ve ‘’Herkese helal Müslümanlara haramdır.’’yazdırmış taşına. 
Ve ahali arasında fitnedir diye gazaba gelinip şikayet olunmuş. 
Kadı sebebini sorunca adamcağız:
‘’Müsaade buyurun, sebebi vardır, lâkin ispat ister’’ dese de kadı dinlemez! Adamın kellesi vurulasıdır artık. Kadı dinlemez ama bir yandan da merak eder.
Adam da ‘’Sebebini yalnızca padişaha söylerim’’ deyince mesele padişahın kulağına kadar gider.
Adam huzura çıkar delilini göstersin diye suçsuz sebepsiz bir haham tutuklanır, Yahudi cemaati; ardından bir papaz tutuklanır Hristiyan cemaati derhal harekete geçer, kalabalık halde gelirler ve tutuklananı kurtarmak için seferber olurlar, ne lazımsa yapmaya hazırdırlar. 
Lakin ardından bir Müslüman din adamı da (meselde Bursa Ulu Cami imamı diye anlatılıyor) nafile yere tutuklanır ama ne arayan olur ne soran. 
Dahası cemaat arasında: Biz onu ermiş, kerem sahibi bilge biri bilirdik meğer zındığın teki değil miymiş… diye de dedikodu yayılır.
Padişah durumu görünce ‘’Böyle Müslümana su değil hava bile haramdır hava bile!’’ demiş diye aktarılır.

Mesel, kıssadan hisse: 
VATANINA, BAYRAĞINA, MİLLETİNE, DEVLETİNE SAHİP ÇIKMAYANA HERŞEY HARAM diye biter; bitirilir.

Burada anlatılanı bir nasihat ifadesi olarak anlatsanız birçoğunun bir kulağından girer diğerinden çıkar, buhar olur gider. Ama mesel, menkıbe olunca öyle mi ya! Etkisi çok farklıdır daima.

Şimdi böyle menkıbeler o kadar çok anlatılır ki, özellikle de peygamberimizin bizzat yaşadıklarıyla ilgili. Hepsi de görünüşte veya ilk bakışta diyelim, çok hoş hikayelerdir. Güzel, manalı, uysal, uygar, hakkına razı insanların teveccühünü kazanası hikayelerdir ki kim yadırgar veya reddeder bunları duygusuna kapılırız dinleyince! 
Dinleyenlerin de cidden hem hoşlarına gider, hem onaylarını kazanır hem de bir eğitici-öğretici, örnek olucu yanları vardır neticede. Sözlü kültürümüzün önemli bir geleneğini oluştururlar aynı zamanda.

Ben, peygamber veya sahabeler zamanıyla ilgili daha bugün yaşanmış, çok yakından tanık olunmuş gibi en ince ayrıntılarına kadar inanılmaz bir vuzuhla anlatılanları bir yönüyle yadırgarım. Düşünürüm ki daha şurada 50 yıl önceki yaşadıklarımızın anlatımı bile tevil ve tebdil götürürken 1400 yıl önceki menkıbeler nasıl da bütün ayrıntılarıyla bugüne kadar hiç bozulmadan gelebilmişlerdir ki? 
Haydi diyelim ki yakınında olanlar not tutmuşlar, kayda geçirmişler. 
1950’lerdeki 70’lerdeki devlet adamlarımızın da çevresinde her yaptıklarını kayda geçiren yığınla adam, gazeteci, parti elemanı, özel kalem müdürü, sekreter filan bir sürü görevli varken onlarınki nasıl bu berraklıkta bize intikal edemiyor acaba, mesela? Veya günümüze intikal edenlerde niçin ‘’rivayet muhtelif’’ dedirten birbirini tutmaz anlatımlar vardır düşünür müyüz?
Geçmişte olanları bir yana bırakalım; günümüzde yaşananların anlatımında bile bir sürü birbirini tutmaz ifadeler yok mudur? Her gün televizyonlardan canlı kayıtlarını izlediğimiz devlet adamlarımızın bile yapıp ettikleri, söyledikleri alabildiğine tartışmalıdır!

Yıllar önce Türkiye’de iken bir profesörün peygamberimizle alakalı bir menkıbesini dinlemiştim televizyonda, unutmuyorum.
Hikâye şöyle:
Bir gün peygamberimizin evinin kapısını üstü başı yırtık, pis posur bir adam çalıyor ve tanrı misafiri olarak gece kendilerine sığınmak istiyor. Evde kim varsa o an adamı içeriye buyur etmek istemiyorlar ama peygamber durumu fark ediyor ve ‘’Alın onu içeri, benim misafirimdir’’ diyor ve mecburen alıyorlar ve yedirip içirip yatırıyorlar. Lakin adam -hatırladığıma göre- ertesi sabah erkenden, kimseye görünmeden evden çıkıp kayboluyor. Meğer adam gece altına pislemiş, yatağı berbat etmiş, utancından da kaçar gibi ortadan kaybolmuş. Evdekilerin de canı sıkılmış haliyle. Peygamber durumu anlıyor ve diyor ki: ‘’Bu şahıs madem benim misafirimdi, yatağını kirletti ise onu yıkamak bana düşer.’’ Ve alıp yatağı yıkıyor, temizliyor, başkalarına, hanımlara, hizmetçilere ellerini sürdürtmüyor.

Menkıbeyi anlatan profesör bu hikâyeyi alegorik bir anlatışla sergiliyor, dram haline getiriyor ‘’Ahh o mübarek zat ne yapıyor dersiniz…’’ diyerek allayıp pulluyor, meseleye fevkalade derin manalar yüklemeye de çalışıyor.

Televizyonu izlerken annem de var yanımda, nerede ise ağladı ağlayacak.
Bu tür kanalları o ille de açıp izlemeyi seviyordu, ben de o vesile ile izlemiş olduydum zaten.

Bunlara yüzden değilse bile içimden itiraz ediyorum, elimde değil.
Niçin itiraz ediyorsun, burada sana ters gelen ne var ki denebilir?

Birincisi şu:
İslamiyet’te ‘’kutsal adam’’ yani ruhban yoktur. Denir ki peygamberimiz bile ‘’Ben de sizden biriyim!’’ demiştir.
İslamiyet’te ‘’kutsal, tanrısal-ilahî adam, insanüstü ermişler’’ vardır demek şirke götürür insanı. 
Eğer bu ‘’hassasiyet’’e, İslamı diğer dinlerden ayıran bu özelliğe dikkat etmezsek, Allah adına (Engizisyon papazları gibi cennetten arsa ve) ’’yanmaz kefen’’ satan, kabir azabından kurtaran, günahlarını bağışlatan, ölenlere peygambere komşu arsa ve konak vadeden sahtekâr hocalar türer ve koyun gibi güttüğü binlerce zavallı insan sayesinde milyar dolarları götürür! Tam da bugün ülkemizde olduğu gibi.

Düşünseniz e bir tarikatın şeyhi bizzat videosunu izlediğim vaazında Amerikalıların uzay aracı Challenger’i biz düşürdük diye iddia edebildi. İş nerelere kadar varmış meğer, varın siz hesap edin?
Kimse ona demedi ki: Bre hoca, madem öyle bir gücünüz var, Amerika’nın bir Müslüman ülkeyi bombalayan savaş uçaklarını düşürseniz e madem! Amacı uzay araştırmaları olan bir aracı düşürmek niye? Bu cinayet değil mi?
İlginç olan da şu ki aynı şeyh küçük erkek çocuklara taciz tecavüz suçundan geçen yıllarda (yakın zamanda) hapse atıldı. 
İğrençlik, yalan dolan, sahtekârlık bu boyutlara varmış artık.

Yine sık söylenen bir mottodur: Çanakkale’de savaşan İngiliz askerleri güya derlermiş ki: 

‘’Hepsini yenerdik de şu yeşil sarıklılar yok mu; işte biz asıl onlara yenildik!’’

Bunu bizzat işitmişimdir camide vaaz eden hocalardan.
Biz o zamanki aklımızla şu soruyu soramadık tabii: ‘’Hocam madem hidayete ermiş ölülerimizin öyle bir gücü kudreti varsa 93 Harbi’nde Ruslar bizim askerlerimizi sürü gibi kovalayıp taa İstanbul Yeşilköy’e (Ayastefanos’a) kadar gelirlerken veya Balkan Harbi’nde bir avuç Bulgar askeri Çatalca’ya kadar bizimkileri kovalarken nerde idiler bu yeşil sarıklılar? Veya 1916’da Suriye-Lübnan cephesinde İngilizler, birine de Mustafa Kemal’in komuta ettiği üç ordumuzu bir hafta on gün gibi bir sürede tarümar ederken neredeydiler bu yeşil sarıklılar? Osmanlı geriye kalan topraklarının beş mislinden fazlasını kaybederken neredeydiler?

Bunlar yutulmaz, milletin aklı başında olanları bunlara pirim vermez sanıyoruz ama yeniyor bunlar, bal gibi de sorgulamasız yutuluyor! Ve bir dinci güruh gelip sırf bunlara dayanarak memleketi 20 yılda talan ve yağma ediyor da millet yine de uyuyor, yine de boyun eğiyor, yine de şükrediyor. 
Menkıbelere, destanlara, hamaset hikayelerine bu yönüyle de bakmak, dikkat kesilmek gerekmez mi?

İkincisi de şudur:
Velev ki hikaye doğru olsun. Sefil biri peygamberin evinin kapısını çalsın, istenmezken peygamber araya girsin ve misafir edilsin. O kişi de sahiden yatağını kirletmiş olsun.
Peygamberimizin çok ‘’hakkaniyetli’’ olduğunu göstermesi için böyle bir işgüzarlık gösterisine gerek var mıdır? 
Yani evde sadece peygamberin hanımları yok ki, hani bize iş buyursa da yapsak diye gözüne bakan cariyeleri, hizmetçileri, müritleri, ona kayıtsız şartsız biat etmiş bir sürü adamları var nihayet. 
Çünkü bir siyasi liderden, bir devlet başkanından bahsediyoruz artık. 
Bir hırka bir lokma ile başı kabak ayağı çıplak halde öğretisini yayan meczup görüntülü biri değil karşımızdaki. 

Hal böyle olunca bu hikaye inandırıcı olabilir mi insafla düşünürsek?
Peygamberin ahlaklı, hak hukuk gözeten birisi olduğunu anlatmak için bu hikayeye gerek yok ki bana göre! Hatta böyle ihtiyaç da yok! 
Bu hikaye diğer birçokları gibi uydurma geliyor bana, elimde değil, inanamıyorum. 
Huşu ile dinleyip kendinden geçenlere ne denmelidir bilemem. 
İnsan bu gibi hallerde hepten mi zeka ve muhakeme yetisini kaybeder? Evet, ediyor maalesef!

Şimdi dönelim Bursa’ya ve yaptırdığı hasenatın suyunu Müslümanlara haram eden zata. Padişaha, Müslüman olmayanların birbirlerine tutkun olduklarını gösteren ama Müslümanların birbirini korumadıklarını, sahiplenmediklerini ispat ederek kelleyi kurtaran adama.

Burada nelere itiraz edebiliriz sıralayalım:
1-Müslümanların dışındakilerin azınlık oldukları veya devletin egemen unsuru olmadıkları için birbirlerine sahip çıktıkları düşünülebilir. Çünkü eğer aralarından birini kurban verir susarlarsa sıranın kendilerine gelme tehlikesini hesaplamış olabilirler.
2-Belki Müslüman olmayanların eğitilmişlikleri, kişisel ve toplumsal gelişmişlikleri Müslümanlara göre daha ileri ve insanî boyutlara ulaşmıştır. Bu çoğunca önemli bir gösterge ve farktır.
3-Belki Müslümanlar diğerlerine göre daha sıkı bir gözetim altındadır. Devlet ricali ‘’Bizden olanların bize karşı itiraz etmesi bizden olmayanlara göre daha büyük bir tehlikeyi ve dikkati mucip kılar. Öncelikle onlara asla müsamaha gösterilmemelidir!’’ anlayışındadırlar ve ahali de bunu iyi bilmektedir.
4-Belki de Müslümanlar iktidara sahip olanların tasarruflarına karşı daha duyarsız davranarak ‘’Nasılsa bizdendirler, ne yaparlarsa kabulümüzdür’’ anlayışı ve rehaveti içindedirler.

Bütün bu ve benzer ihtimaller dikkate alınmaz, yok sayılırsa o zaman şu sonuç ortaya çıkar:
Ahalinin gayrimüslimleri daha vefalı, daha düzgün, toplumsal dayanışma-yardımlaşma ahlâkı daha gelişkin, feraset sahibi insanlardan müteşekkildir. Müslüman olanlarda ise bu hasletlerin binde birini bile arama!
Bu toptancı değerlendirme ve hüküm de sakattır ve sorunludur elbette. Her toplumun olumlu olumsuz yönleri ve değerleri mutlaka vardır. Bunlar zamanın ruhuna göre azalır çoğalır ama bütünüyle yok olamazlar mutlaka.

Ancak yine de bir toplumdaki eğilimler, değer aşınmaları, birlik çözülmeleri, ahlaki çöküntüler, tutarsızlıklar daha geniş ve ayrıntılı sebep-sonuç ilişkilerinin analizi ile anlaşılmalıdır. Boş ve yüzeysel bir değerlendirme ve amacını aşan yersiz hükümler serdetme yoluyla sağlıklı sonuçlara varılamaz çoğunca.

Din hocaları, vaizler, toplum önderi olmuş tarikat şeyhleri böyle kestirme, hazır reçete özelliği taşıyan yakıştırmalara çokça başvurarak kendilerine inanmaya hazır kitleleri ajite etmeyi çok severler ve kendilerinin de bilimsel sosyolojik derinlikleri sınırlı olduğundan başvurdukları en kolay ve yaygın yöntemdir bu.
Menkıbe ile anlatmak kolaycı ve kestirme yoldur, çoğunca da itiraz edilmeyen bir usuldür.
Ve gelelim son olarak: 
VATANINA, BAYRAĞINA, MİLLETİNE, DEVLETİNE SAHİP ÇIKMAYANA HERŞEY HARAM sözüne!
Vatanına, bayrağına, milletine sahip çıkmamak nasıl olur anlayamıyorum.
Bunlara eğer sahip çıkmayanlar varsa onlar, bunların tam da sahibi gibi davrananlar, bu değerlerin -özel mülkleriymiş gibi- tasarruf hakkına sahip olanlar değil midir?

Geçimini bile zor sağlayan zavallı bir köylünün, bir işçinin-emekçinin bunara sahip çıkmamasının manası veya kıymeti, dahası sonucu ne olabilir ki? Ne yaparsa sahip çıkmamış olur acaba? En kıymetli varlıklarını-evladını vatana feda edenlerin daha başka nasıl sahip çıkması beklenir ki acaba?

Oysa vatanın, bayrağın, milletin başı gibi davranan, o zehaba kapılarak hareket edenlere bakmalıdır önce. 
Ama ilginç olan da şudur ki o değerleri istismar edenlerdir esas bu değerlere sahip çıkılsın diye yalandan kıyameti koparanlar, feryad ü figan edenler!

Peki devlete sahip çıkmak ne demektir?
Devlet nedir ki?
Toplumun mutluluğu, refahı, huzuru için görev verilen bir kısım insanların oluşturduğu kurumlar değil midir?
Onlara sahip çıkılmasının yolu nedir peki?
‘’Ağam paşam, biz ettik sen etme!’’ demek midir?
‘’Sen ne yaparsan en doğrusunu yaparsın, bizim boynumuz kıldan incedir!’’ demek midir?
‘’İstediğini yap, vur kır, çal çırp, istediğin kadar vergi koy, ceza kes… ama bizi de azıcık olsun gözet ağam, bokunu yiyem!’’ demek midir?
‘’Gönlünün dilediğini âbâd et, dilediğine ballı ihaleler ver, dilediğinin bütün vergi borcunu sil, gönlünün dilediğine çürük raporu ver, bizim gibi kapı kullarını da cephelere sür, binlercemizi istersen öldür, keyfince harca!’’ demek midir?

İnsanlar nasıl devletine sahip çıkabilir acaba?
Ben anlamıyorum, bilemiyorum. Bilen varsa buyursun!
Bildiğim şudur:
Eğer bir devlet hakkaniyete, adalete, özgürlüğe, eşitliğe kati şekilde riayet ederek işliyorsa ona sahip çıkılmasını öğütlemeye gerek yoktur ki! 
Kim o devlet ile gurur duymaz, kim o devlete laf getirir, kim o devletin yasalarını gereksiz sayar da riayet etmez, kim o devletin temsilinden ve mensubiyetinden şeref duymaz, onu gözü gibi korumaz?

DESTANLARA, MİTOSLARA HEM ÇOK İHTİYACIMIZ VAR, HEM DE HİÇ İHTİYACIMIZ YOK!
Bunu bir gün tam olarak anlarsak geriye mesele kalmaz zaten!

Önceki İçerikİnsanlar Birbirlerine Soruyorlar: Bu Zamların Arkası Ne Zaman Kesilecek Diye
Sonraki İçerikBudanmış Başkanlık Sistemi – II
Eğitimci, Oyun Yazarı ve Yönetmen ÖZGEÇMİŞ: 1954 Tirebolu doğumlu Eskişehir Anadolu Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı Bölümünü ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. 34 yıl çeşitli liselerde Edebiyat Öğretmenliği ve Müdürlük yaptı. 4 yıl Kültür Üniversitesi’nde Öğretim Görevlisi olarak çalıştı. ESERLERİ: Bir Poşet İstanbul Toprağı (Roman, 2012 Yunus Emre’yi Kim Öldürdü (Roman dosyası) Devlet Tiyatroları Repertuarına Alınan Oyunları (2012): Vah Güzel İstanbul Yunus Emre’yi Kim Öldürdü? Yaşamın Kıyısında Zirzop Kral Aldığı Ödüller: BASÜBADELMEVT oyunu Kör Sema Oyun Yazma Yarışması, Birincilik Ödülü NUH’UN AĞRISI oyunu Aydın Üstüntaş Jüri Özel Ödülü Yazdığı Diğer Oyunlar: Mutluluk Tarifleri, Kulüp Paragöz/ Anatolia Yolu / Yurdun Seni Çağırıyor Nazım/ Son Oidipus/ Savaş Devam Ediyor/ İyi Aileler İyi Çocuklar/ Bir Ateş Ver (Kahır Yolcusu Bir Zamane Dervişi: Ruhi Su), Melekut, Girdap Nasrettin Hoca’nın Biri Bir Gün (Çocuk Oyunu) Kuşlar Cumhuriyeti (Çocuk Oyunu) Gençlik Tiyatroları Festivallerinde kendi yazıp yönettiği oyunlarla ödüller almış; Yunanistan ve İsviçre’de bu oyunlarıyla turneler yapmıştır. Oyunları ülkenin birçok şehrinde amatör veya yarı amatör topluluklarca; üniversite-lise, ilköğretim tiyatro topluluklarınca oynanmıştır. 2013’ten beri Amerika’da yaşamaktadır.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz