Müebbede beraat, beraata ağırlaştırılmış müebbet nasıl veriliyor?

2

J.W.Pindare, “Devletlerin sarsılmayan temelini adalet teşkil eder” derken; W.E.Channıng ise “Adaleti, yüksek bir kanun olarak kabul etmekten vazgeçen millet, bu felaketini hiçbir başarı ile telafi edemez” diyor.

Ömer Hayyam da “Adalet kâinatın ruhudur” ifadesini kullanıyor. Bediüzzaman Said Nursi, “Bir gemide 9 cani, 1 masum bulunsa yine o gemi hiç bir kanunu adaletle batırılmaz” diyor.

Hz. Peygamber (s.a.v), adalet önünde soy, mevki, makam, mal-mülk gibi dünyalıkları görmezden gelir ve hakkın yerini bulması için doğrulukla hükmederdi. Kendisine, hırsızlık yapmış Fatıma adlı bir kadın getirildiğinde ona el kesme cezası vermişti. Aracılık yaparak cezayı hafifletmek isteyenlere ise “Hırsızlık yapan, kızım Fatıma dahi olsa elini keserdim” buyurmuştur. (Buharî, Hudüd 12; Müslim, Hudüd 8,9).

Toplumların sağlamlığı adaletiyle ölçülür. Kişiye, iktidara, duruma, konuma, mevkiye, zamana göre değişen adalet, yıkımdan başka bir şey getirmez. Adalet, siyasetin zevklerine göre dizayn edilemez.

Bugün ülkemizde adalet bir numaralı sorun. Türkiye’de yargıya güven yüzde 70’lerden yüzde 30’ların altına düştü. Adalet mekanizmasının bozulması ülkenin her alanında kendini ciddi anlamda hissettiriyor. Yargının verdiği kararlardan kimse memnun değil, vicdanlar rahatsız. 15 Temmuz hain darbe girişimi sonrası adalette ortaya çıkan manzara içler acısı.

Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’e göre ise “Türk yargısı son 50 yılın altın devrini yaşıyor.”

İşte sorunumuz tam da bu.

Göreceli bir yargı değil hakkaniyetli bir yargı sistemi şart.

Birinin verdiği karar, bir başkası tarafından bozulabiliyor ya da tam aksi istikamette kararlar çıkabiliyor. Bu tür çelişkili durumlar, insanların yargı hakkındaki kafa karışıklığını daha da artırıyor.

Adalet eski Bakanı Bekir Bozdağ, 28 Ocak 2016 tarihinde İstanbul Sanayi Odası’nda bir konuşma yapıyor. Ergenekon ve Balyoz davalarında değişen mahkeme heyetlerinin birinin müebbet ceza verirken diğerinin beraat vermesine anlam veremediğini vurgulayan Bozdağ, şunları söylüyordu:

“Mahkemeler arasında farklı kararlar olabilir, bu normaldir. Yani her mahkeme ayrıdır. Kararları da farklı olabilir. Ama bir şeyin olmaması lazım. Yasa aynıysa, dosya aynıysa, dosyadaki deliller aynıysa iki mahkeme arasındaki farkın izah edilebilir olması lazım. Türkiye’de hatırlarsanız çok büyük ceza yargılamaları oldu. Balyoz, Ergenekon gibi kamuoyunun yakından takip ettiği yargılamalar oldu. Mahkemeler karar verdi. Bunlarda ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları verildi. 

Sonra dosya yeniden görülme durumuna geldi. Mahkeme heyeti değişti bu sefer değişen yeni heyet, herkesin beraatine karar verdi. Şimdi ben adalet bakanı olarak sizler de işadamı olarak hepimiz vatandaş olarak şunu sormamız lazım; sormak da zorundayız. Bu kararı verenler Türkiye’nin birinci sınıf hakimleri mi? Birinci sınıf hakimleri. Peki bu karar verilirken anayasa aynı mı? Aynı. Ceza usul yasamız aynı mı? Aynı. Ceza yasamız aynı mı? Aynı. Delillerimiz aynı mı? Aynı. 

Peki, nasıl oluyor da birilerinin müebbet gördüğü yerde öbürü beraat görüyor? Veya birinin beraat gördüğü yerde diğeri ağırlaştırılmış müebbet görüyor? Hepimiz böyle çıkan sonuçlar karşısında birlik olup yanlışlık yapanların karşısında dimdik durmamız lazım.”

Halen Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı olan AK Parti Yozgat Milletvekili Bekir Bozdağ’ın haklı olarak sorduğu soru, aradan geçen 3 yıla rağmen geçerliliğini hala koruyor.

Dikkat çekici bir örneği de yakın zamanda görmüştük. Hatırlanacağı üzere Anayasa Mahkemesi, “Barış İçin Akademisyenler İnisiyatifi” metnine imza atan 10 akademisyenin yaptıkları bireysel başvuruda “hak ihlali” kararı vermişti.

Genel Kurulda, 8 üye ihlal kararına karşı 8 üye ihlal bulunmadığı yönünde görüş bildirdi. Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan’ın “ihlal” yönünde oy kullanması sebebiyle “eşitlik halinde başkanın katıldığı tarafın oyunun geçerli sayılacağı”na ilişkin hüküm gereği bireysel başvuruda ihlal kararı verildi.

Toplumda olduğu gibi kararlarda da karpuz gibi ikiye bölünüyoruz. Demek ki bir arpa boyu yol alamamışız.

Peki, bu karar verilirken anayasa aynı mı?

Aynı.

Ceza usul yasamız aynı mı?

Aynı.

Ceza yasamız aynı mı?

Aynı.

Delillerimiz aynı mı?

Aynı.

Ama sonuç farklı..

Anayasamızın 138. maddesi şöyle diyor:

“Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler. Hiçbir organ, makam, merci ve kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.  

Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz. Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.”

Madde çok açık ve net.

Yukarıda örneklediğimiz durumları bu maddeye göre nasıl değerlendireceğiz?

Birilerinin müebbet gördüğü yerde öbürünün beraat görmesini nasıl okuyacağız?

Vicdani kanaatlerin bu kadar değişken olmasını nasıl algılayacağız?

Siyaset ile yargı arasındaki köprüyü nasıl kuracağız?

Evet, akıllarda bin bir soru.

Adaletteki sorun sadece içişlerimizde görülmüyor, bunun yansıması dışarıda da yaşanıyor. Ülkemizde görülen davalara ilişkin aranan şahısların iadesi konusunda yaptığımız başvurularda da sıkıntılarımız var. Sunduğumuz deliller, başka ülkeler tarafından ya yeterli görülmüyor ya da dikkate alınmıyor.

Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Serdar Kılıç, verdiği bir röportajında Fetullah Gülen’in iadesi için ek kanıtlar sunulduğunu ancak ABD yönetiminin bunları yeterli bulmadığını söyledi. Sputnik’e konuşan Kılıç, “Çok kısa süre önce ek kanıtlar sunduk ancak maalesef bunun ABD yönetimi üzerinde bir etkisi olmadığı görülüyor. ABD’liler, hâlâ daha bunun üzerinde çalışıyor, sunulanların yetersiz olduğunu belirterek ek bilgiler talep etmeyi sürdürüyor” açıklamasını yaptı. 

Hain darbe girişiminin üzerinden 3 yıl geçmesine karşın Türkiye’nin ABD, Fransa, Almanya, İngiltere, Yunanistan, Brezilya başta olmak üzere birçok ülkeye sunduğu deliller, kanıtlar hep aynı muameleyi görüyor. Interpol de Türkiye’nin kırmızı bülten taleplerini askıya almış durumda. Hazırlanan ve gönderilen dosyalar, Interpol tarafından ‘siyasi’ bulunarak beklemeye alınıyor.

Tüm bu sıkıntıları aşmak için sanki bir umut ışığı doğmuş durumda. Fiiliyata nasıl yansıyacağını bilemesek de iktidarın da büyük önem verdiği Yargı Reformu Strateji Belgesi önümüzde duruyor. Meclis tatile girmeden çıkması planlanıyordu ancak olmadı.

Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, “Ekim ayında Meclis açıldığında ilk gündem maddesi, Yargı Reformu Strateji Belgesi’nin hayata geçmesi olacaktır. Bu konuda paketler halinde, birinci, ikinci yargı paketi gibi birtakım düzenlemeler gündeme gelecektir. Bizler de bunun takipçisi olacağız” diye açıklama yaptı.

Yukarıda anlatmaya çalıştığım sıkıntılara yargı reformu bir çare olacak mı; yaşayıp göreceğiz. Ancak toplumda bu konuda ciddi bir beklentinin oluştuğunu da ifade etmem gerekiyor. Bu beklentileri boşa çıkarmamak ve yargıya olan güveni yukarıya çekmek için Meclise sunulacak olan yargı paketini hazırlarken “ince eleyip sık dokumak” şart.

Avrupa Birliği de terörle ilgili mevzuat ve uygulamaların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatları ve Avrupa ülkelerindeki uygulamalara göre düzenlenmesini talep ediyor.

Bu taleplerin ne kadar karşılanacağını bilmiyoruz.

Rusya, geçen yıl 238 davada AİHS’nin en az bir maddesinden mahkûm olarak ilk sırayı alırken; Türkiye ise 140 davada AİHS’nin en az bir maddesinden ihlal kararı alarak ikinci sırada yer aldı. Türkiye’yi 86 mahkûmiyetle Ukrayna izliyor.

1959 ve 2018 yılları arasında Strasbourg mahkemesinde en fazla mahkûm olan ülkeler sıralamasında Rusya, AİHS’ne 1990’lı yıllarda taraf olduğu için Türkiye ilk sırayı aldı. AİHM tarihinde şu ana kadar toplam 3 bin 128 davada en az bir maddeden Türkiye aleyhine ihlal kararı çıktı. Rusya için 2 bin 365, İtalya için 1830, Ukrayna için 1274 davada en az bir ihlal kararı çıktı.

AİHM’de karar için bekleyen davalarda 11 bin 750 başvuruyla Rusya yine ilk sırada yer alırken, Romanya 8 bin 500 başvuruyla ikinci sırada, Ukrayna 7 bin 250 başvuruyla üçüncü sırada, 7 bin 100 başvuruyla Türkiye dördüncü sırada bulunuyor.

AİHM’e geçen yıl Rusya’dan 12 binin üzerinde başvuru geldi. Bir önceki yıl Rusya’dan 8 bin civarında başvuru gelmişti. Türkiye’den geçen yıl gelen başvurular ise bir önceki yıla oranla önemli bir düşüş göstererek 25 bin 978’den 6 bin 717’ye indi.

AİHM’e geçen yıl bütün ülkelerden 41 bin 300 başvuru geldi. 2017 yılında AİHM’e 63 bin 350 başvuru gelmesi dikkate alındığında bu yüzde 32’lik bir düşüş anlamına geliyor. Bu düşüşte AİHM karar mekanizması içindeki reformun önemli olduğu belirtiliyor.  

Yargı Reformu Strateji Belgesi’nin temel felsefesi ve sloganının ‘Güven veren adalet’ olduğunu söyleyen Bakan Gül, şunları ifade etmişti:

“Bu mottoyla çalışmaları yaptık. Belge, Türkiye’nin daha özgürlükçü, demokrasisinin daha da geliştiği, hak ve özgürlüklerin daha da güvence altına alındığı bir yol haritasıdır. (Terör tanımı) Terörle Mücadele Kanunu kapsamında, terörle mücadeleyi zafiyete uğratmadan yapılabilecek düzenlemeler üzerinde çalışıyoruz.”

Terör tanımı üzerinde ciddi anlamda durmak gerekiyor çünkü şu an ülkede yaşayan herkes neredeyse ‘terörist’ sınıfına sokulmaya aday. Bunu önlemenin yolu, sınırları çok iyi çizilmiş bir ‘terör’ tanımlamasından geçiyor.  

Bu karanlık yoldan çıkıp yükselmenin ilk basamağı da iç ve dış güçlere karşı sağlam durmanın da birlik, beraberlik ve kardeşliği sağlayıp Türkiye İttifakı kurmanın da geçerli akçesi adalettir.

2 YORUMLAR

  1. Eski Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın Ergenekon ve Balyoz davalarında yargılananlarla ilgili mahkeme heyetiyle birlikte kararların da değişmesi üzerine sarfettiği ve sizin de pek itibar ettiğiniz;

    “Peki, nasıl oluyor da birilerinin müebbet gördüğü yerde öbürü beraat görüyor?”
    cümlesi üzerine ben de size bir soru sormak istiyorum.

    Bekir Bozdağ ve siz muhteremlerin 2014’e kadar “Muhterem Hoca Efendi” diye övgüler dizdiği Fethullah Gülen, nasıl oluyor da 2016’ya gelindiğinde “hain, alçak, terör örgütü yöneticisi” oluyor.

    Ergenekon ve Balyoz davalarına bakan polis şefleriyle ekipleri ve savcı ve hakimlerin tamamının şuanda Amerika’ya bağlı Fethullahçı Terör Örgütü mensubu oldukları için şu anda cezaevinde olduğu, önemli bir kısmının da firari olduğu olgusunu nereye koyacaksınız?

    Bu soruya Ergenekon ve Balyoz davalarındaki kararları tutarsız bulan Bekir Bozdağ ve bu makalenin yazarı cevap versin lütfen. Sonra adalet tartışmasına devam edelim.

  2. Perinçek “Hukuk siyasetin köpeğidir” de demişti (internette kayıtları var).

    15 Temmuz yargılamaları “devlet refleksi “denilerek hukukun temel ilkeleri atlanarak apar topar yapıldı.En bilindik örneklerinden birisi daha darbe girişimi devam ederken geceyarısı 01 sularında 2700 küsur hakim- savcı hakkında gözaltı kararı verilmesiydi.
    Şimdi hukuk sisteminin işlediği devletleri düşünelim.Oradaki Yargı makamları demeyecek mi “iki üç saat içinde örgütü hangi hukuki delillerle tespit ettin?Bu kadar hakim-savcının örgüt üyesi olduğunu Anayasal ve özel yasalarının özel soruşturma hükümlerini ihlal ederek,hangi delillerle ne zaman,nasıl tespit ettin?Darbe öncesine ait suç olmayan gündelik hayat ilişkilerinden nasıl suçlar çıkararak onbinlerce insanı terörist ilan ettin?”vs.vs.saymakla bitmeyecek hukuka aykırılıkları gören başka devlet Yargı makamları,bu şartlarda senin iade taleplerini kabul eder mi?Önce Yargının tarafsız duruşuyla diğer devletlerin Yargı makamlarını ikna etmeleri gerekirdi;bu yapılsaydı iadeler de gerçekleşirdi.Bizim mercilerin talepleri yargılamak üzerine değil de “suçluları verin cezalandıralım!” şeklinde olunca adamların da “durun ,yargılamadan nasıl suçlu ilan edersiniz,bu bizim hukuk ilkelerine ters,ne oluyoruz?”deme hakları olur elbette.

    15 temmuz yargılamalarında hukukun serinkanlı,hukuk ilkelerine uygun yargılama kaideleri gözardı edildi.Şimdi siyaset,içerde sıkıştığı için ve bu sıkışmanın en büyük sebebi de bu davalardaki soruşturma/yargılama şekilleri ve sonuçlarından kaynaklandığı için soruna çözüm bulmaya çalışıyor. Sizin bahsettiğiniz yeniden “terör”tanımı tam da bu ihtiyaçtan kaynaklanıyor.Ben bundan şunu anlıyorum;öyle bir “terör “tanımı yapalım ki yargının önünü açalım.Bir nevi örtülü af gibi bir şey yani.İyi de bu adamlar mevcut yasalar kapsamında makul kabul edilecek delillerle mi suçlu kabul edildiler?

    Yargının hukuku normal işletmediği yerde Siyaset konuyu çözmeye çalışıyor gibi.Yargı gibi işlemeyen Yargıyı şimdi siyaset mi kurtaracak?

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz