Neye koşuyoruz böyle? 

2
Rabia Güner

‘’İnsanlara üzülüyorum, çünkü dünyanın güzelliklerini göremiyorlar.’’ 

Bu sözü defterime yazdığım günü dün gibi hatırlıyorum. Hastaneden eve dönüyorduk ve hastane ortamının havası beni öylesine sarsmıştı ki… Belki de bu histen dolayı devam edemedim hemşireliğe, bilemiyorum. Orası bana hep yaşamla ölüm arasındaki çizgilerden biri gibi gelmiştir. Bu kadar ölümle burun buruna olmak istemedim sanırım…

Eve dönüş yolu nedense daha bir yavaş sürdü. Filmlerdeki gibiydi… Güneşin parlak ışıkları gözümü alıyor, araba acelesiz yol alıyor asfaltta. Ben ise farklı bir âlemde gibiyim. 

Sonunda biraz yol aldığımızda, güneş dağların arasında parlaklığını bir nebze yitirmiş haldeydi. O an gerçekten düşündüm. Ne kadar farkında olarak yaşıyorum bu hayatı?

Sürekli bir koşuşturmaca, sürekli bir kargaşa, bitmek bilmeyen işler ve sonu gelmeyen sohbetler… Kafam karışık! Ne zamandır dağları izlemiyorum? Çok şaşırdım biliyor musunuz, o kadar çok hayret ettim ki kanım çekildi adeta. 

24 senedir yaşıyorum ve sanırım en son ilkokulda elime bir yaprak alıp desenlerini inceledim. En son ne zaman yavaş yavaş etrafıma bakarak yürüdüm? Her geçen gün adımlarım daha da hızlanıyor sanki. Neye yetişmeye çalışıyorum ki?

Kendi sokağımı, evimin çevresini avcumun içi gibi biliyorum da ya diğer sokakları? Gerçekten hiç mi vaktim olmadı? En son ne zaman durup dakikalarca bir hayvanı sevmeye ya da çiçeklerle vakit geçirmeye zaman ayırdım… 

O gün arabadayken her şey ne kadar da yavaştı. Ağaçları izledim, bulutları, kuşları, şarkının tadını çıkardım mesela ve ilk kez deli gibi kafa yordum sözlerine… Ne anlatmak istiyorsun diye sordum ya da bu doğa bize ne anlatmak istiyor acaba diye merak ettim.

O gün sanırım benim dönüm noktam oldu. 

Artık daha erken uyanıyorum mesela çünkü bir şeylere yetişmeye çalışmaktan çok yoruldum. Pencereyi açıp, temiz bir hava soluyorum ve şehri izliyorum doya doya ve her gün daha önce görmediğim yeni bir şey keşfediyorum. Aynı pencereden defalarca bakmama rağmen yeniden keşfedecek bir nokta bulabiliyorsam, hayat ne kadar da keşfedilmeye açıktır kim bilir! Bir insan aklı alabilir mi bunu?

Güzel bir kahve yapıyorum kendime, acelesiz. İçmeden önce içime çekiyorum kokusunu… Yavaş yavaş yudumlarken kahvemi, günümü güzelleştirecek güzel bir şarkı açıyorum mesela… Yaşamanın tadını çıkarıyorum artık. 

Bir yere gideceksem eğer, hiç gitmediğim yollardan gidiyorum. Evlere bakıyorum, insanlara, yollara, ağaçlara, bulutlara… Dünyayı seyre dalıyorum. Yüzümden gülümsemeyi hiç eksik etmiyorum çünkü ben gülersem güzelleşiyor her şey, biliyorum. Hüzünlü gözlerle bakarsam, nasıl dünyayı güzel görebilirim ki?

Dünyayı gözümde ben inşa ediyorum.

Kalabalıklar, metroda ve caddelerde koşuşturan insanlar, trafik, bağırışlar ve bitmeyen bir gürültü… Ben bunun bir parçası olmak istemiyorum ki… Ben sakinliğin, dinginliğin, huzurun insanı olmayı seçebilirim. 

İşe gidebilirim ya da okula devam ediyor olabilirim. Ben ikisini birden yapıyorum ama yine de hayata yetişemiyorum demiyorum artık, günlerimin bolluğunun farkındayım. Bugün yetiştiremediğim bir işi yarın yapabilirim ama bugün yakalayamadığım bir huzuru yarın yakalayacağımı umarak yaşayamam. 

Artık daha yavaş yürüyorum ve daha çok bakıyorum etrafıma. Sevdiğim insanlara daha çok sarılıyorum ve dakikalarca da bırakmıyorum. Çünkü acelem yok. Sevdiklerimle konuşurken bir an önce kapatayım telefonu da işlerime döneyim demiyorum. Doya doya konuşuyorum.

Lisedeyken arkadaşım ‘’Neden bu kadar çok çalışıp, kendini mutsuz ediyorsun ki… Dünyayı sen mi kurtaracaksın“ derdi. Arkadaşım bir noktada haklıydı çünkü ben bir şeyler başarmak için çok çalışırken kendi hayatımı yaşayamıyordum. Artık her ikisine de ayıracak vaktim var. Acelem yok. 

Kendime bir defter aldım. Hiç gitmediğim yerlerin listesini çıkardım. Senelerdir Bornova’dayım ve genelde hep aynı yerlere gittiğimi yeni yeni fark ediyorum. İnsanın konfor alanı tam olarak bu olsa gerek… Artık tanımadığım insanlara da gülümsüyorum… Bunları yazarken yan masamda oturan bir amcaya gülümsedim mesela ve o da bana elini kafasına götürerek selam verdi. 

Diğer masalara bakıyorum da herkesin elinde telefon ve kafası eğik… Küçük bir dünyayı kocaman bir dünyaya tercih ettiklerini anlatabilsem keşke onlara… Şu duvardaki tablonun güzelliğini hiç fark ettiler mi acaba daha önce? Umarım bir gün benim gibi kafasını kaldırır herkes o aldatıcı dünyadan! Sonra yavaş yavaş tadını çıkarır hayatın…

Ben yaşamayı seviyorum ama yaşadığımı hissetmeyi daha çok seviyorum ve artık bunun için hiç acelem yok. 

Yaşamayı ve hayatın tadını çıkararak yaşamayı bilen güzel insanlara…

2 YORUMLAR

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz