Normal bir kurgudur

0

Nihayet normalin bir kurgu olduğu, insanların gerçekmiş gibi tasarlı kurgulara göre yaşadıkları batı bilginleri tarafından kabul edildi.

İlginçtir, Hintli bilgeler bunu yıllardır söylüyordu, ancak dinleyenleri yoktu. 

Neymiş?

Kanıtlardan yoksunluk söz konusuymuş!

Acaba sosyal olgularda davranışlardan öte kanıt ne olabilir ki?

Belli ki onu kendileri de bilmiyormuş!

Eh, diyelim en azından normalin bir kurgu olduğu kabul edildi.

Şimdi sıra insana dair tüm gerçekliklerin birer kurgu olduğuna ve insanların bu kurgulara neden gerek duyduklarına geldi.

Sahi, hiç düşündünüz mü insanlar neden davranışlarda normal diye bir ölçü esas alıyor ve hayatını o normale göre tanzim etmeye çalışıyor?

Aslında çok basit, dikkat ederseniz sorunun cevabı sorunun bizzat kendi içindedir.

Kısaca insanın normal diye aldığı ölçülerin altında belirli gereklerle yaşıyor olması yatıyor.

Bu nedenledir ki gerekler değiştikçe insanın normali de değişiyor, kurgusu da doğrusu da…

Ve bu nedenledir ki insan belirli zamanlarda normalini de değiştirme veya yenileme ihtiyacı duyuyor.

Çünkü şartlar değiştikçe eski olan yeniye dair ihtiyaçları karşılayamaz duruma geliyor.

Ve bu karşılayamazlık eşyada olduğu gibi kabul verilmiş normlarda da söz konusu oluyor.

Kısaca dün söylediğiyle inandırıcı olan insan bugün inandırıcı olamıyor, çünkü izah ederken söylediği olanı karşılamıyor.

Dün insanların yücelttikleri anlayış, fikir, ideoloji veya dinler bugün o ihtiyacı karşılamadığı için itibardan düşüyor. 

Belli ki, her yeni günü ona karşılık gelecek bir sözle karşılamak gerekiyor. 

Yani onca filozof, bilge veya düşünür zamanla yalanlanıyor, itibardan düşüyorsa şartlardan bağımsız konuşamadığı, zaman üstü bir söylem yakalayamadığı için itibardan düşüyor. 

Peki, bu mümkün mü?

Aslında hayır, çünkü zaman üstü demek şartlardan bağımsız konuşmak demektir.

Zira en ileriyi gören bilge bile eldeki verilerden hareketle o görüyü geliştirmektedir.

Ötesi, şartlara esas uygunluğunu kaybetmek demektir ki, bunun adı da saçmalayarak rahatlamaya çalışmaktan başka bir şey değildir. 

Velev ki konuşulanın tutar bir yanı olsun bu, o konuşulan o şeyi tuttuğu için değildir, boşa sallarken herhangi bir şartın ona denk gelmesinden ötürüdür.

Ancak boşa sallamak insana göre bir özellik değildir, o nedenle en boş görülen söz bile diğer bir kısım söze istianedendir. 

Demek istediğim şey şartlardan bağımsız konuşmak bir ihtimal değildir, kaldı ki en iyi ihtimaller şartlarla bir uygunluk yakalayanlarıdır. 

İnsanın sorunu şartları yakalamaktır, çünkü şartlar onun söylediğine gerçeklik atfetmesine olanak sağlamaktadır. 

Kaldı ki şartları yakalamakta o kadar kolay değildir.

Bir bilgin, bir peygamber veya bir filozof bir anlayış veya ekol yaratırken şartları yakaladığı oranda tutunmakta, kabul görme şartını yakalamaktadır. 

Tarihin karanlık sayfaları bunu başaramamış bilgin, peygamber ve filozoflarla doludur. 

Artık o eskilerin bir esamesi okunsa bile, yeni nesillerin onlara kattıkları onları görünmez bırakmış bulunuyor, çünkü yeni nesiller, yeni olana göre bakıyor. 

Yeni nesillerin yeniyi göz önüne almış olarak görüş beyan etmeleri bir haksızlık gibi görünse de hayatın gerçekliği budur, kim bu gerçekliğin önünde durabilir ki?

Anlayacağınız her düşünür en fazla kendi zamanını anlatabilir, olası birtakım hesapları göz önüne alıp ileriye uzansa da bu yine de günün referanslarından hareketle birkaç adım ilerisi olacaktır; bunu zorlamak geleceğe kefil olmaya çalışmak demektir ki, geleceğe kefil olmak için geleceğin kendisi olmak gerekir. 

Gerçekte geleceğe kim kefil olabilir?

Karl Marx, sınıf çelişkisini analiz etmeye çalışırken iki bin yıl geriye gitti, ama onca geriye gitmesine rağmen ileriye bir on yıl bile gidemedi ve onca gerisi iki adım ilerisini bile tutmayınca tüm o gerisi de ilerisi ile birlikte yıkıldı.

Demem o ki iki bin yılın kefaleti de kefareti de bir on yıla karşılık gelmedi. 

Her bilgin ve filozofun mührü kendi çağında kıymet buldu.  

Dönemlerini öyle analiz edenler var ki, neredeyse dönemlerinin kayıtsız şartsız otoriteleri şeklinde kabul görmüşler. 

Zamanın ve şartların dışına çıkmayı yalnızca peygamberler denememiş, bunu pek çok bilgin, filozof ve kadim şahsiyette denemiş, bu çıkış, bu zamandan kurtuluş arzusu insani bir özellik olarak anlaşılırdır, ancak temel ukdelerinin içinden sevgi, adalet ve vazgeçiş gibi temel prensipleri çıkardığımızda neredeyse geride hiçbir şeyleri kalmamıştır, hepsi kaybolmuş, onlarla birlikte yok olmuştur. 

İnsanlar eskiyi özlemle ansa da eskinin peşinde değiller, onlara istediklerini vereceklerini umdukları bir yeninin peşindedirler.

O nedenle evrensellik iddiasında bulunmak, doğrusunu en doğrusunun kendisine ait olduğunu ileri sürmek kişilere dönemsel açıdan bir itibar kazandırsa da bu ileri zamanlar hep kaybettirmiştir.

Daha kötüsü ise, onlar yaptıklarıyla iyilik yaptıklarını düşünürken, sonraki zamanların kötüsü olmuşlar, çünkü başkaları sonraki dönemin doğrularına onların yanlışları üzerinden hayat vermişleri.  

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz