Sevgi fedakardır ama bencildir, “aşkın gözü kördür” ama görmek istediğini görmektedir

0

Her hayatın bir amacı vardır ve o amaç genelde tek tarafın çabasıyla kendisini gerçekleştirme olanağından yoksundur. 

Bunun nedeni kişinin yetersiz olması değildir, o amacın tek kişiyle gerekli olan anlamı inşa etmekte yetersiz kalmasıdır.  

Evet, insanların evlenme, hayatına ikinci bir kişiyi dahil etmesinin nedeni budur, çünkü ancak ikinci bir kişiyle bir araya geldiklerinde o amacı bütünlemekte, kendilerini kendilerinin de bir parçası oldukları amacı yakalama şansını elde etmektedir.     

Burada kelimenin en yalın ifadesiyle iki hayat bir anlamı var etmektedir. 

Daha önemlisi ise iki ayrı hayatın bir araya gelmeden bu anlamı var edebileceklerine inanmalarıdır. 

Elbette bu anlamda diğer anlamlar gibi, insanın kendi başına herhangi bir iş birliği ilişkisini soyutladığı ve soyutlarken ona anlam yıktığı bir ortak davranış biçimidir, ancak anlam kendi başına soyut olsa da bir araya gelindiğinde insana istediğini veren şey odur. 

Yani insanın bu anlamda kendisini bulması bu anlamın ona istediğini vermesinden dolayıdır. 

Beraberliği reddeden insanlar veya o anlamı birlikte inşa etmenin gerekli olmadığını savunan insanlar genelde birlikte olmayı başaramayan insanlardır ve bu başarısızlığın sırrı da genelde bir araya gelirken bir hayatın diğer bir hayatı kendi amacı için işgal etmesi, birlik amacını kendi amacını gerçekleştirmeye indirgeyerek arada diğer kişinin amacını ikinci plana düşürmesi veya yok etmesinden ötürüdür.    

Ortak bir hayat kurmanın amacını yıkan yegâne sebep genelde bu birinin o ortaklıkta kendi amacını öne geçirmesi, partnerinin amacını geri plana itmesi sonudur. 

 Öncelikle şunu söylemeliyim ki, iki farklı hayatın bir araya gelmesi ve ortak bir amaca yönelmesi diye bir şey yoktur, o beraberlik iki tarafında birlikte kendi müstakil amaçlarını gerçekleştireceklerini sandıkları ve bu konuda birbirlerini ikna etmeye çalıştıkları garip bir beraberlik şeklidir.  

Tarafların bu beraberliğin arzuladıkları ortak payda olduğuna ikna olmaları genelde mantığın objektif veriler üzerinden kendisini buna ikna etmesi sonucu değildir, bu genelde duyuların mantık üzerindeki kamçısı olan isteğin mantığı buna ikna etmesi sonucudur. 

Evet, şunu unutmayın, bir şey istemeden hiçbir şey olmaz. Sizi harekete getiren şey sizin de bu neticeyi istemenizle ilgili bir sonuçtur.  

Bu isteğin size istediğinizi vermemesi ise, genelde mantığın onu değil, onun mantığı bu yönde ikna etmesi sonucudur. 

Mantık pratiği gereği elbette objektif veriler üzerinden çalışır, ancak nihayetinde oda kendi başına müstakil bir varlık değildir, onun var olması amacı da duyulardan gelen düzensiz istekleri bir uygulanabilirlik esasına bağlamasıdır.  

Ve ne yazık her uygulanabilirlik şartı objektif değildir; kaldı ki mantığın çabası bu olsa da onu harekete getiren duygusal gücün objektiviteyle en ufak bir alakası yoktur, duyuların tek bildiği şey hep istemek ve istediğini elde ettiği sürece mutlu olduğu sanısını sürdürmektir.  

Bu sanı insanlığında temel handikabıdır, yani insanın istediği şeylere sahip oldukça amacına doğru gittiğini düşünmesi. Oysa iradenin isteğe teslim olması insanın mutlak doğasına göre hareket etmesi demektir ki, insanlarla diğer türler arasındaki temel birleşim noktası da tam olarak burasıdır.  

Konumuza dönersek:  

Bir hayatın diğer bir hayatın şahsında kendi amacını gerçekleştirmesini düşünmesi o geçmiş anlamlandırmaların getirdiği bir neticedir. Ama ona uygun adayı seçmesi ise o isteğin iradeyi buna ikna etmesi sonucudur.  

Aşkta bilincin olmaması veya sevginin fedakâr olması nedeni de tam olarak bu isteğin iradeye galebe çalması sonucudur.  

İstek elbette iradeyi bir bütün olarak devre dışı bırakmıyor, ancak devre dışı bırakmasa da onu kendi isteğini gerçekleştirmesi konusunda bir yol bulmaya ikna ediyor; kaldı ki bilincin vasfı da çözüme engel olmak değil, bir yol bulmaktır ve eğer kişiyi vaz geçmeye ikna edememişse bilin ki seçilen çözüm yine iradenin çözümüdür. Çünkü duyuların kendi başına bir çözümleme yeteneği yoktur. 

Şunu unutmuyorum; elbette ‘Hayat Akılıdır’ ancak hayatın aklı yaşama şartına göre varlık göstermekten pek öte değildir. Akıl yürütmek, analiz ve sentezlerde bulunmak mantığın hem varlık koşulu hem de vasfıdır.  

Sevgi fedakardır ama aynı zamanda bencildir, “aşkın gözü kördür” ama aynı zamanda görmek istediğini görmektedir ve kişiyi seçerken öne aldığı şey genelde karşısındaki kişinin isteği değil kendisinin isteğidir.  

İnsanın diğer bir handikabı ise, kendi mutlu olduğu şeyle seçtiği kişinin de mutlu olacağını düşünmesi ve karşı kişiyi kendi bencil arzularına feda ederken bunun farkını ayıramamasıdır. Daha açık bir ifadeyle kendi mutluluğunu onun mutluluğu sayması, onu kendi mutluluğunun bir payandası yapmaya çalışırken onun da bununla mutlu olacağını düşünecek kadar kör davranmasıdır. 

Evet, her ruh müstakildir ama istekleri de öyle, siz ona kendisini yaşama şansı vermediğiniz müddetçe onun sizin için yaptığı her şey (siz farkında olmasanız da) bir fedakarlıktır. Fedakârlık ise katkıdır, ancak unutmayın hiçbir katkı sonsuz ve sınırsız değildir.  

Sizin yapacağınız şey karşınızdaki kişiyi fedakâr davranmaktan çıkarmanız, beraberliğinizin amacına ortak etmenizdir, çünkü ancak iki kişinin amaç ve çabasıyla var olan bir ortaklık gerçek bir ortaklık olabilir ve ancak gerçek bir ortaklık verilen çabaları müstakil bir fedakârlık olmaktan çıkarabilir.  

Her hayat farklı bir dünyadır, siz iki hayatı bir araya getirdiğinizde iki farklı dünyayı bir araya getirmektesiniz ve iki farklı dünyayı bir araya getirdiğinizde ya onunla büyürsünüz ya da iki dünyayı tek bir dünyaya indirgeyerek onunla küçülürsünüz. Burada sorun hacimsel anlamda dünyaların küçülmesi değildir, bir dünyanın diğer bir dünyayı kendi amacı için feda etmekten çekinmemesi, onu kendi amacına ram ederken yaptığı bu bencilliğin farkını kaybetmesidir.  

Dediğim gibi, her hayat bir dünyadır, ama müstakil bir dünyadır, kendi amacıyla var olmuş, kendi amacını gerçekleştirme çabası vermektedir. Siz onu çabasından alıkoyduğunuzda onu aynı zamanda amacından da alıkoymaktasınız. Ve şunu unutmayın, amacını kaybeden bir dünyanın kimseye verecek hiçbir şeyi yoktur.  

Bu konunun sonu gelmez, o yüzden kısa keseceğim: Size söyleyeceğim son söz şudur; duygular nasıl bilinci harekete geçiriyor ve isteğine ram edebiliyorsa, bilinçte aynı şekilde duyguları harekete geçirebilir ve onu isteğine ram ederek ortak bir amacın subjesi haline getirebilir. Bunun için biraz irade ve biraz fedakârlık göstermeniz kafidir. 

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz