Siyasetin gizli dosyaları

2

Dünya genelinde yaşanan olayların açığa çıkmamış birçok perde arkası vardır. Bu sırlar, kimi zaman şahısları kimi zaman ise devletleri ilgilendirir. 

“Gerçeklerin bir gün ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır” sözü gizli kapaklı çevrilen işler için kullanılır.

Devleti yönetenlerin sahip oldukları sırlar, “Devlet Sırrı” kapsamında açıklanmıyor. İçişleri eski Bakanı Mehmet Ağar tarafından gazeteci Uğur Mumcu’nun katili için söylendiği belirtilen ancak 23 yıl sonra kendisi tarafından yalanlanan “Öyle bir şey ki, bir tuğla çekersek duvar yıkılır” açıklaması, bizlerin siyasetin gizli dosyalarına merak sarmamıza yol açmıştı. 

Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun söylediği ifade edilen “Bizim tarlayı sürmüşler, çok sonra öğrendik” açıklaması da sırlarla doludur.

Bu açıklamalarla nelerin ima edildiğini aslında hiçbir zaman öğrenemedik ve öğrenemeyeceğiz. Sadece akıl yürütmekten öteye gidemeyecek yorumlar yapıyoruz. Sözün sahipleri de genelde ya inkâr yolunu seçiyor ya da kastettiği şeyin bizim anladığımızın dışında olduğunu savunuyor.

Siyasetin gizli dosyalarının gündeme taşınmasına yol açan son örnek, eski başbakanlardan Ahmet Davutoğlu’ndan geldi. 

Davutoğlu, “Terörle mücadele konusunda defterler açılırsa birçok kişi, insan yüzüne çıkamaz. Neden mi? Gelin hafızanızı bir yoklayın. İleride bir gün Türkiye Cumhuriyeti tarihi yazıldığı zaman en kritik dönemlerden biri 7 Haziran-1 Kasım arasındaki dönem olacaktır. Başbakanlık görevini aldığım zaman -bunu izah etmek zorundayım, kampanya dolayısıyla bu soruları aldığım için- 6-8 Ekim olayları oldu. O olaylar esnasında çözüm süreci adı altında Türkiye’nin kamu düzeninin nasıl yerle bir edildiğini görme imkanı bulduk” dedi.

Bu açıklamalar üzerine HDP tarafından Meclis Araştırması istenirken, kimileri de açıklamaları “savaşın fitili ateşlendi” şeklinde yorumladı. 

Öyle olacak ki iktidarın atacağı adımlardan bizleri haberdar eden bir yazarımız, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Ali Babacan, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Ahmet Davutoğlu’na ait bazı özel dosyaları” açacağını köşesine taşıyıverdi. 

Anlaşılan, herkesin heybesinde, birbiri için zor günlerde kullanmak üzere sakladığı ve günü geldiğinde masanın üzerine koyacağı gizli dosyalar mevcut.

Türk siyaseti, ‘gizli dosya savaşları’na hazırlanıyor.

AK Parti’nin sonbaharda başlayacak olan kongrelerinde Erdoğan’ın, özel dosyaları açıklamaya başlayacak olması da artık sır değil.

Herkes “eteğindeki taşı” dökecek. 

Bizde tarih tekerrür ya.. 

Gelin birlikte siyasetin merak edilen ve ima yoluyla kamuoyuna yansıyan bazı gizli dosyalarına göz atalım.

5 Mayıs 2007 tarihinde dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ile dönemin Genelkurmay başkanı Yaşar Büyükanıt arasında Dolmabahçe’de bir görüşme gerçekleştirilmişti. Görüşmenin içeriğine ilişkin hiçbir bilgi sızmadı ve devlet sırrı olarak kaldı. Yazılan çizilenler ise iddiadan öteye gidemedi. 

Görüşme sorulduğunda Erdoğan, “Sırrını mezara kadar saklayacağım” dedi.

Yaşar Büyükanıt ise “Bu konuda ilk ve son kez konuşuyorum. Ben bulunduğum görevler itibariyle dönemin başbakanları rahmetli Bülent Ecevit ile de Mesut Yılmaz ile de bu tür görüşmeler yaptım. Bunlar devlet işidir. Dolmabahçe görüşmesi de öyledir” ifadelerini kullandı.

Mezarlık sırlar..

Gizli dosyaların ülkemizde olduğu gibi siyasilerin birbiri için ‘tehdit’ amaçlı kullanıldığı bir başka ülke var mıdır; bilmiyorum.

Bir başka olay ise Meclis eski başkanı Bülent Arınç ile Ankara Büyükşehir Belediye eski başkanı Melih Gökçek arasında yaşandı. Arınç, 23 Mart 2015 tarihinde Bakanlar Kurulu toplantısından sonra, Gökçek için canlı yayında şu açıklamayı yaptı:

“Ankara’yı parsel parsel satmıştır. Yurt yerleri vermiştir, zengin işadamlarına okullar yaptırmıştır. İmar planlarında değişiklikler yaptırmıştır. Kanunen vermiş olduğu yerlerin hepsini iptal etme kaygısındadır. Mahkemelerle boğuşmaktadır. Biz hiçbir zaman Ankara’yı veya devletin imkânlarını bu yapı için onların eline, kucağına bırakmadık. Seçimlerden sonra açıklayacağım.”

“Seçimden sonra açıklanacak” denilen parsel parsel satışları, şimdiye kadar hiç öğrenemedik. 

Siyaseti ‘kaset’ furyasının sardığı 2014’lü yıllarda da aba altından sopa göstermeler bunun üzerinden yapılıyordu. Erdoğan, Konya’daki konuşmasında şöyle diyordu:

“Maalesef ses probleminden dolayı Konya’ya gelemedim. Ama Sayın Davutoğlu’nun Konya mitingi konuşmasını canlı izledim. Davutoğlu ve arkadaşlarım bizi aratmadı. Sizler de bizi yalnız bırakmadınız. Sandıkta demokrasi imzasını attınız. Konya 30 Mart’ta kendisine yakışanı yaptı. Bu muhteşem sonuçtan dolayı her birinize tek tek teşekkür ediyorum.

Bunlar beni dinliyor, cumhurbaşkanını (Abdullah Gül) dinliyor. Yeni bir şey daha söylüyorum. Anayasa Mahkemesini de dinliyorlar. Bunların işleri güçleri montaj. Kardeşlerim kimi dinlerse dinlesinler karşılarında biz varız. Paralel yargı ile mücadelemiz devam ediyor edecek, emniyetteki paralel yapıyla mücadelemiz devam ediyor edecek. Temizleyeceğiz bunları. Ya yola gelecekler ya gidecekler.”

Dinlemeler de tarih oldu.

Siyasetin gizli dosyalarına hâkim olmak kolay değildir. İddialar, söylemin hararetiyle mi ifade edilmiştir yoksa sırların altında ezilmenin getirdiği bir iç hesaplaşmadır; bunları bilemiyoruz. 

Bildiğimiz tek şey, aslında geçmişten günümüze gerek siyasilerin gerek gazetecilerin ortaya koyduğu sırların pek arkasının gelmediğidir veya gelemediğidir. 

Son olarak Davutoğlu’nun, ortaya koyduğu ve tarihe havale ettiği sırların devamını getirip getirmeyeceğini bilmiyoruz. Bunları gerçekten bildiğinden mi yoksa siyaseten mi konuştuğunu da kestiremiyoruz.

La Fontaine ne diyor: Zamanında davranmasını bilmedikten sonra konuşmanın hiçbir yararı yoktur.

Parti kuracağı belirtilen Davutoğlu’nun bunu yapıp yapamayacağını da şimdiden söylemek güç. Ancak benim kanaatim ve göstergeleri, Davutoğlu’nun son dakikaya kadar AK Parti içinde kalıp mücadele edeceği, şayet ihraç olursa parti kurma yolunu seçeceği yönündedir.

Erdoğan’ın, Malazgirt Zaferinin 948. yıldönümünde yaptığı konuşmasının tonuna bakılırsa sonbahar, kış sertliğinde geçecek.

Çantadan hangi evrakların veya şapkadan hangi tavşanların çıkacağını ise bekleyip göreceğiz.

Yazımızı Kanuni Sultan Süleyman’ın karınca hikâyesi ile tamamlayalım. 

Kanuni Sultan Süleyman, devlet işlerinden arta kalan vakitte Topkapı Sarayının bahçesinde ağaç yetiştirmekle meşgul olurdu. Bir gün yetiştirdiği meyve ağaçlarını karıncaların sardığını gördü. Ağaçlara zarar veren karıncaların itlaf edilmesini ve karıncaların bürüdüğü ağacın kesilip kesilmemesi hususunu bir tezkîre ile Şeyhülislâm Ebussuud Efendi’ye sordu. Hem de öyle şairâne bir dil ile sordu ki;

Dırahta ger ziyan etse karınca

Günâhı var mıdır ânı kırınca?

(Eğer karınca ağaca zarar veriyor, onu kurutuyorsa, karıncayı yok etmenin bir günahı var mıdır?)

Ebussuud Efendi, zamanın şeyhülislâmıdır. Kanuni’ye hoş görünmek için, “karıncanın ölmesinden ne olur padişahım”, diyebilirdi fakat o, ince bir nükteyle bakın ne diyor, bu da sanatkâr bir padişaha sıradan bir cevap değildir:

Yarın Hakk’ın dîvânına varınca

Süleyman’dan hakkın alır karınca. (Kaynak: www.islamveihsan.com)

2 YORUMLAR

  1. Yarın gerçek hesap gününde o en büyük hakimin Rabbimizin divanında bazı yüzlerin karararıp bazı yüzlerin ak olacağı zaman gelecek.
    Hiçbir sorgulama yapmadan körü körüne hala birilerinin arkasından gidip toz bile kondurmuyorsan.
    Hatta verdiğin desteğin seni sorgusuz sualsiz cennete götüreceğini düşünüyorsan.
    Yanıldığını anlayacaksın ama çok geç olacak.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz