Tek suçları Türkiye’de Mülteci olmak olan iki küçük kız…

1

Hava soğuk…Sinsi soğuk iliklerine kadar işliyor insanın. Ocak ayı bütün acımasızlığı ile getirip insanın üzerine üzerine serpiyor kara kışı. Ama asıl insanın içini üşüten ise bu soğuk değil. Merhametsizlik, vicdansızlık üşütüyor insanı. Hele ki çaresizliğin karşısındaki vurdumduymazlığımız. Bu hikaye tam da öyle bir hikaye.

Işıl ışıl neon lambalarının süslediği bir alışveriş merkezinin girişinde bulunan dünyaca ünlü bir kahve markasının dışarıya bakan kısmındaki masaları soğuğa rağmen tıklım tıklım insan dolu. Masaların birkaç metre ötesinden alışveriş merkezine girip çıkan insanlar geçiyor hızlı adımlarla. Hemen oracıkta belediyenin koymuş olduğu bir geri dönüşüm konteynırı ve konteynırın dibine sokak hayvanlarının yemesi için bırakılmış kuru ekmekler. Gelen geçen daha fazla üşümemek için hızlı adımlarla oradan geçiyor, kimi gözünün ucuyla şöyle bir bakıp sonra kafasını çevirip görmezden gelerek ve umursamadan. Onlar ise kafalarını öne eğmiş belki biraz mahcup bir halde sokak hayvanları için oraya bırakılmış kuru ekmekleri yemeye devam ediyor. Evet az ötede kafamı sağa sola çevirirken bir anda bu iki küçük kız çocuğunu fark ediyorum. Hava soğuk, oturmuşlar yere, sokak hayvanları için oraya bırakılmış kuru ekmekleri yerden alıp yiyorlar. Ben gördüklerime inanamıyorum ama onları izlemekten de kendimi alamıyorum. Sonra fark ediyorum ki, insanlar oradan, o iki kız çocuğunun yanından yani onları aslında ayakları altına alarak hızlı hızlı geçiyorlar. 21. yüzyılda iki çocuk hayvanlar için bırakılan kuru ekmekleri yiyor. Eminim ki ülkemizde daha kötü şartlarda yaşam mücadelesi veren insanlarda vardır ama buna şahit olmak insanı derinden etkiliyor. Ve yine 21. yüzyılda onların yanından geçen ve onların bu hallerini gören insanlar, o çocukları görmezden geliyor, umursamıyor. Sonrasında kendilerine yaklaşıyorum ve isimlerini öğreniyorum. Suriyeli bu iki kızın isimleri Zeynep ve Hola. Biraz konuşuyoruz kendileriyle, Zeynep’in Türkçesi daha iyi. Suriye’den geldiklerini söylüyor. Savaşın ne olduğunu bilmeden savaştan kaçıyorlar ve bilmedikleri bir ülkede sokaklarda aç karınlarını doyurmaya çalışıyorlar. Aslında bilindik bir hikaye işte savaşın en büyük mağdurları çocuklar. Sonrasında bu iki kız çocuğunun aç karnını doyuruyoruz ancak bu çözüm mü? İç ve dış birçok politika da olduğu gibi AKP gerek Suriye ile olan ilişkiler gerekse bu mülteciler konusunda da sınıfta kalmış durumda. Vurdumduymazlıklarını yukarıda eleştirdiğim insanlarında bu tavrı sorunun asıl sebebi olan yöneticilere bir şey diyememekten kaynaklanıyordur belki de. Yönetenlere, kontrolsüz mülteci politikasından kaynaklı sıkıntılardan dolayı seslerini duyuramayanlar, bu şekilde tepkilerini gösteriyor olabilirler. Ama ne olursa olsun savaşın ne olduğunu bile bilmeyen çocuklar sokak hayvanlarına atılan kuru ekmekleri yemek zorunda bırakılmamalı.

Enes Kara intiharı ve cemaat yurtları…O yurtlardan birine ben de gittim

Yıllar önce üniversite öğrencilik yıllarımdı. Aynı zamanda Avrasya TV’de muhabir olarak çalışıyorum. Üniversite de tanıştığım, hemşerim de olan ama ismini burada veremeyeceğim alt sınıflardan bir çocuk o zaman ki saygın(!) ismi ile Fethullah Efendi cemaatine ait tam da benim evimin karşısındaki yurtlardan birinde kalıyor. Sessiz kendi halinde içine kapanık tipik bir Anadolu çocuğu. Yani cemaatlerin en sevdiği türden kolay bir kurban. Beni her gördüğünde de hemşerilik sebebiyle selam verip konuşmaya çalışıyor ve kaldığı o yurda yemeğe davet ediyor. Bu davetler üst üste olunca çocuğu kıramadım ve bir akşam yemeği için sözleştik. Eh tabi benim yakından uzaktan ne bu dünya ne de öbür dünya görüşümle alakası olmayan böyle yerlere gerek mesleki anlamda gerek ise özel olarak da bir merakım yok değil hani. Sözleştiğimiz akşam yemeği için evimden çıkıyorum ve yaklaşık yüz metre ötedeki tamamı cemaat yurdu olarak kiralanmış ya da satın alınmış olan büyük binaya gidiyorum. Kapıyı açıyorlar ve kocaman bir daireden içeri giriyorum. Labirent gibi birçok odası olan bu cemaat yurt evinde hatırladığım kadarıyla yedi veya sekiz kişi bulunmasına rağmen büyük bir sessizlik hakim. Kimi sarışın kimi esmer kimi uzun boylu kimi kısa kimi şişman kimi doğudan kimi batıdan gelmiş olan bu gençlerin tek bir ortak özelliği var. O da, hepsi gelir düzeyi düşük muhafazakar ailelerin sinik, kendini ifade edemeyen özgüven problemi olan ve birey olmanın bilincinde olmayan çocuklar olmaları. İçeri de biraz ayak kokusu ile karışık ter kokusu ve bolca testosteron var. Kimi dini kitap okuyor, birisi bilgisayardan ilahi dinliyor. Birileri mutfakta yemek hazırlıyor. Ben de hemşerim olan arkadaşla bir köşeye oturup sohbete başlıyorum. Tabi buradaki yaşamlarını da merak ettiğim için arka arkaya sıralıyorum sorularımı. Mesela gece hayatları var mı? Ne gezer öyle şeyleri abi diye tabir ettikleri kişiler yapabilirmiş. Mesela bir kız arkadaşı olsa nereye getirecek? Eh yine ne gezer ama bir abi bir abla ile takılıyormuş. Bak bak sen…Eh alkol de yok tabi! Ama bazı abiler … 😊 Neyse. Sofra kuruluyor ve yemeğe çağırıyorlar mutfağa ve mutfağa geçiyoruz yer sofrası etrafında ter, ayak kokuları ve bol testosteron hormonu arasında karnımızı doyuruyoruz. Menü neydi tam olarak hatırlamıyorum ama Fetö ile özdeşleşmiş maklube yemeği yoktu. Ama pilav ve üzüm hoşafı vardı onu hatırlıyorum. Yemek sonrası demli bir çay geldi ve sigaramı çıkarmak için elimi cebime atıyorum sigara içmekte yasak…Ama eminim ki abilere serbesttir. Çaydan sonra ben evden ayrılmak için kalkıyorum. Çocuklar bir davette sohbetlerine katılmam için yapıyorlar bana ancak, kendi isteğimle bu mümkün olmuyor.

Yani ben bunları neden yazdım? Ya da laiklik elden gidiyor, Cumhuriyet Türkiye’sinde bunlar kabul edilemez minvalinde yazılar yazmamı bekleyenler de olabilir. Bu konulara yıllardır değiniliyor. Zaten yönetenlerin de muhalefetin de işine gelmiyor arı kovanına çomak sokmak. O yüzden olayı başımdan geçen böyle bir anıyla başka bir açıdan ele almak istedim. Çünkü, Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi 2. sınıf öğrencisi Enes Kara’nın geçtiğimiz günlerde gündeme düşen videolu intiharı bana yıllar önce o yurttaki en az Enes kadar kendini ifade edemeyen, birey olamayan, hayatlarını kendi ellerinde değil de başkalarının ellerinde yaşayan o zavallıları anımsattı.

Yani Cumhuriyet, Laiklik vs. vs. için değilse de bu toplumun sağlığına, kültürüne, sanatına, bilimine, ahlaki değerlerine ve toplum hafızasına bir katkısı olamayacak aksine zararı olacak nesiller yetişmesini önlemek adına gençlerin o yurtların vicdanına bırakmaması gerektiğini düşünüyorum.  

NOT: Enes’in intiharı sonrası babasının yaptığı açıklamalar ise kan dondurucu şekilde ürkütücü geldi bana. Sanki oğlu ölen baba o değildi. İlginç!

Yetmez ama Evetçi Sezen’e inat Sanatçı Sezen’i savunmak…



Binmişiz bir alamete
Gidiyoruz kıyamete
Selam söyleyin o cahil
Havva ile Adem’e……

Bazı şarkılarını sevsem de Sezen Aksu pek de sevdiğim bir sanatçı değildir aslında. Yok bunun 2010’da ki Anayasa Değişikliği Referandumunda sergilediği tavır ve söylemleri ile alakası yok. Bizim millet olarak kronik problemimiz sanırım bizimle aynı düşünmeyenlerin zayıf anında veya haksızlığa uğradıklarında oh olsun demek. Zaten bu içinde sevinme, yürek soğutma anlamı barındıran “oh olsun” kelimesinin dilimizde olması her şeyi özetliyor sanırım.

Hanımefendinin kendisi o yıllarda Referandum da evet taraftarı olmuş ve bu konu da fikirlerini açıkça söylemekten de çekinmemişti. Hatta işi daha da ileriye götürerek dönemin Başbakanı Erdoğan’ı arayıp “açılım karşısında duranları iki cihanda da lekeli kabul ediyoruz” demişti. O gün Sezen Aksu’nun bu bölücü, kıyıcı cümlesini matah bir şeymiş gibi gazetelerinde “Aksu Açılımı” diye yazan yandaş gazeteler bugün ise kendisini adeta recm cezasına çarptırılmış gibi taşlıyorlar. Oysa Kimi ilahiyatçıların Kuran’a dayandırarak söylediğine göre Allah’ta Hz. Adem’e cahil diyor. Ki o zaman yani sanırım bizim bu kronik cahilliğimiz de bize Adem ve Havva’dan geçti diye bir ironi yapayım 😊

Hadi ben o mahalleyi anlarım, olayları somut yorumlamaktan öteye geçemezler de, peki diğer tarafa ne oluyor? Yani Sezen Aksu o gün sırf “yetmez ama evet” dediği için bugün haklı olduğu, siyasetinden dolayı değil de sanatından dolayı taşa tutulurken oh olsun mu diyeceğiz? Ee sen de zamanın da evet demeseydin mi diyeceğiz? Peki bu mudur bizim yıllardır o mahallenin haksızlıkları karşısında bağırdığımız mumla aradığımız demokrasi, hak, hukuk, adalet?

Yani tamam siyasetin cahil Sezen’ini yerden yere vuralım ama neredeyse yarım asırlık “Sanatçı Sezen Aksu’yu” yani “Minik Serçe’yi” cehalete haksızlığa mı teslim edelim?

Ben ısrarla “Yetmez ama Evetçi Sezen’e inat Sanatçı Sezen’in” savunulmasını, cehaletin ve gazetecilik adı altında silahşörlük yapan bir takım basın şeysinin ona layık gördüğü recm cezasından korunması gerektiğini düşünüyorum.

1 Yorum

  1. Ne yapmayı düşünüyorsunuz mesela, söyleyin ben de yardımcı olayım Cafer bey!

    Devlet yurtları ful kapasite dolu olduğu için çok öğrenci açıkta kaldı bu sene.

    Fethullah Efendinin yurtlarındaki tüm öğrencileri kurtarmakla kalmadınız binaları bile kurtardınız zaten.

    Özel yurt açacaksanız benim de haberim olsun, en azından açıkta kalan bir öğrenci tanıdığımı gönderebilirim.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz