Totaliter Rejimler Eninde Sonunda Kaybeder 

0

Tarih bu konuda iyi bir öğretmendir, ama galiba en az yararlandığımız öğretmen de odur. 

Hitler Rusya’ya savaş açtığında Churchill Rusya’dan yana tavır almıştı, zira Rusya’nın karanlık rejimini dehşet verici bulsa da Hitlerin rejimini daha karanlık ve öngörülmez görmüştü. Ona göre Hitlerin dünyayı götüreceği yer belli değildi. Ama şayet Stalin’i desteklediğinde Stalin kazansa bile dünya halklarının en fazla o karanlık rejime bir yüz yıl dayanacağını ve eninde sonunda hürriyetine sahip çıkarak o çağ dışı rejimi alaşağı edeceğini düşünüyordu.  

Hitler tecrübesini yaşamadık ve iyi ki yaşamadık, ama Churchill’in komünist rejimler öngörüsü ortadadır.  

Bu öngörü diğer totaliter rejim biçimleri için de geçerlidir, onlar da ne yaparlarsa yapsınlar eninde sonunda uğrayacakları akıbet odur. 

Bugün İran İslam rejimi de hak, hukuk ve özgürlükler adına tüm kurumları devletin denetimine almış, köhnemiş rejimlerinin ömrünü uzatmak için çırpınıyorlar.   

Totaliter rejimlerin meşruiyeti halktan değil güçlerinden gelmektedir. 

Bugün İran’da olan da budur. 

Artık en sıradan Müslüman bile şu iki soruyu yoruyor: 

İran’da resmi kurumların bu pervasızca uygulamaları İslam’dan mı geliyor, yoksa rejimin şahsı kaygıları mı bu uygulamalara yol açıyor? 

Dindarsanız muhtemelen İslam’ı savunacaksınız ve başkalarının arzuları hilafına da olsa bu uygulamaları mahkum etme yoluna gideceksiniz. 

Kuşkusuz bu uygulamaları savunmuyorsanız o zaman başkaları sizden karşı olduğunuzu beyan etmenizi ister. 

Neden ister? 

Çünkü zan altında olan inandığınızı söylediğiniz İslam’ın bizzat kendisidir.  

Belki iş çağdaşlık olduğunda bu yalnızca sizin veya İslam’ın sorunu değildir, bu halen diğer dinlerin de içinde olduğu bir sorunudur. 

Ama sorun şu ki; bu türden uygulamalar bu tarih kesitinde en çok Müslüman coğrafyasında söz konusu olmaktadır.  

Bu durum sizce de biraz garip değil midir? 

İnsanlar sizden bir izah bekliyor ve lütfen iyi olan dururken kötünün en kötüsünden örnek vermeyiniz!  

Bu durum belki ataerkil gelenek ve devletin dinle veya dinin devletle ilişkisine kadar uzanıyordur.  

Ataerkil geleneğin çok tanrılı dinler dönemine kadar uzandığını ve tek tanrılı dinlerin de bunu bünyesine uygun bir şekilde aldığı biliniyor elbet.  

Diğer yandan, sözü pek edilmese de devletin de ataerkil geleneğin içinde geldiğini, kamu hayatında kadına rol verirken hala o geleneğe uygun ısmarlama rol verdiğini de biliyoruz. 

Olaya bu açıdan bakıldığında yalnızca İslam’ın değil, diğer geleneksel din ve rejim biçimlerinin de çağ dışı olduğunu söyleyebilirsiniz, çünkü hepsinin genlerinde kadının rolünün olmadığı veya ısmarlama olduğu o ataerkil geleneğin olduğu ortadadır. 

Bu arada şunu da ilave etmeliyim ki demokrasi de bu ataerkil geleneğin içinden doğdu, o geleneğin bir uzantısıdır; ama demokrasi meşruiyet şartını ararken en azından tarafların rızasına baş vurma, yani çoğunluğun onayını almayı seçti. 

Bugün sözü edilen totaliter rejimlerde seçim yapıyor ama hala komünistler gibi tek seçenekle yapıyor. 

Tek atın hipodromda yarıştığı bir yarışma yarış değildir, zaferin neticesini kutlamak ise doğrusu biraz rezilcedir.  

Demokrasi aklın yolunu seçti ve aklın yolunu seçince de kendisini pek tabii olaraktan sonu gelmez bir tartışmanın içinde buldu.  

Kudretli bir baş veya ilahi olduğu var sayılan hazır bir rejim biçimi olmayınca tartışma kaçınılmazdı; ama zaten demokrasinin diğer rejim biçimlerine nazaran mesafe kat etmesi nedeni de bu özelliğinin bir sonucu oldu, çünkü tartışma ona kendisini mükemmelleştirmesi şansını verdi.  

Yani kısacası demokrasiyi büyüten özellik diğer rejim biçimlerinden faklı olarak kudretli veya ilahi bir yönetim olma iddiasına sahip olanların gerisinden gitmekten vaz geçmesi, beşer oğluna şerefini iade ederek kendi kendisini yönetebileceğini göstermiş olması oldu.     

Bu nedenle demokrasinin hiçbir doğması yoktur, hiçbir dokunulmazı yoktur; tek dokunulmazı var, oda birey hak ve özgürlüklerini koruma altına almayı bir zaruret şeklinde almasıdır. 

Diğer rejim biçimlerinin bu türden bir varlık veya yenilik göstermemelerinin nedeni de zaten ya kudretli bir liderin kendisini şaşmaz görmesi ya da yasaların ilahi kabul edilmesi, uygulamada çözümlerin o sınırlı çerçevede aranması olmuştur. 

Bu konuya nerden girdim! 

İran’da Mahsa Amini adında 22 yaşında, daha hayatının baharında bir kadının İran ahlak polisleri tarafından ‘ahlaka uygun bir biçimde saçlarını örtmediği’ gerekçesiyle gözaltına alınması ve işkence edilerek öldürmesi olayından… 

Kusura bakmayın ama artık öyle bir dünya yok:  

Eskiden Müslüman olmayanlar için İslami kurallara uyma zorunluluğu yok denilirdi; bugün Müslüman olanlarında İslami kurallara göre yaşamak gibi bir mecburiyetleri yoktur.  

Bireyin yaşama biçimi kendi kişisel tercihidir, başkalarının özgürlük alanlarına müdahale etmediği sürece istediği gibi yaşayabilir, yalnızca görmüş olmayı sorun haline getirmek herkesi kendi istediği gibi görmek isteyen klinik bir zekanın istidadıdır.  

Artık düzgün bir insan başkasına değil kendisine bakar, bildiği bir şey varsa ve bunun en iyisi olduğunu düşünüyorsa gider siyaset yapar. 

Diğer yandan, artık bir insanı İslami kurallara uymaya zorladığınızda yalnızca o şahsın kendisine kötülük etmiyorsunuz, İslam’ın bizzat kendisine de kötülük etmiş oluyorsunuz; çünkü zaman artık başkasını zor yoluyla düzeltme zamanı değil, kendini düzelterek başkalarına örnek olma zamanıdır. 

Kaldı ki zor yoluyla gelenleri görüyorsunuz zaten; kanla geliyorlar, zulmediyorlar ve kanla gidiyorlar. 

Artık isteyen İslam’a göre yaşar istemeyen yaşamaz, bu sizin üzerinize vazife değildir, bu onların bileceği iştir. 

Artık insanlara İslam adına karıştığınızda İslam’a hizmet etmiş olmuyorsunuz, aksine karşı bir vazife görmüş oluyor, İslam’ın bizzat kendisine zarar veriyorsunuz, çünkü bunu yaptıkça artık İslam’ı itibardan düşürmüş oluyorsunuz. 

Şunu tekrar söylemeliyim; totaliter rejimlerin meşruiyeti gücünden gelir. 

Artık bir yerde çoğunluk senin elinde ise ve çoğunluktan aldığın güçle başkalarına -İslami kurallara göre de olsa- hiza vermeye çalışıyorsan bu seni kötü bir insan yapar, çünkü müdahale hakkını bir meşruiyetten değil sahip olduğun güçten almış oluyorsun. 

Buna göre meşruiyetini eğer sahip olduğun güçten alıyorsan bu hem kötü biri olduğun anlamına gelir hem de zalim biri, çünkü bir tek zalimler meşruiyetlerini güçlerinden alır ve başkalarına kendi doğrularını göre dayattır. 

Güçlülerin handikabı hep tektir, kendilerinden daha zayıf onları ezmek…  

Herhalde aklı başında bir zalimin kendisinden daha güçlü bir zalime kafa tuttuğunu görmemişsinizdir.   

Ben görmedim, tüm gördüklerim güç sarhoşu olmuş, kendilerini dev aynasında gören ahmaklardı, giderken bile yalnız gitme asaletini göstermedi, beraberinde binlerce masum insanı ölüme sürdükten sonra gitti.  

Zalimliği yanında kar kalanlar ise en kötüleriydi. 

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz