Türk Misafirperverliği ve Farklılıklara Tahammül 

1
Latest posts by İbrahim Yersiz (see all)

Eskiden Türk insanı misafirperverliğiyle övünürdü. Herkese ve her yerde değil ama geçmişi görmüş biri olarak bunun doğru olduğunu bilenlerden biriyim. Bir Türk (O da Türk mü, şahsen bundan da emin değilim) bir Afgan çocuğa; “Türkiye’de ne işin var, git Afganistan’da çalış çakal. Bak konuşma atarım seni denize.” Afgan çocuk da Avrupa’ya geleceğinin peşine düşmüş pek çok Türk gibi o da geleceğinin peşine düşmüş ve ne yazık siyaset kurumunun mülteci politikası onu zorla Türkiye’de tutarken, ‘Türk’ bunu yapan siyaset kurumuna değil, Afgan çocuğa bağırıyor, onu denize atmakla tehdit ediyor. Bu tepkinin hem insanlık suçuna hem de ırkçılığa tekabül ettiğini biliyoruz, ama yer Türkiye olunca hiçbir şey yapılmayacağını da biliyoruz. Kanıksadık mı? Maalesef bu tür olaylar o kadar sık yaşanıyor ki, artık sıradan görüyoruz. 

Farklılıklar, farklılıklar bu konuda daha öne de yazmışlığım var.  

Bundan bir zaman önce, sanırım 12 Eylül darbesinden sonraydı. İzmir’de bir inşaatta çalışıyordum. 13 veya 14 yaşlarındaydım; burada ismi lazım olmayan bir otelde kalıyor ve istemesem de bazen otele iş elbiseleriyle gelmek zorunda kalıyordum. Kürtleri sevmeyen birkaç otel müşterisi bu halimi kafalarına takmış olacaklar ki, artık Kürtlerin kirli olduklarından dem vurur olmuşlardı. Kendisi de Kürt olan pek muhterem otel sahibi ise 12 Eylül darbesinden sonra kimlik değiştirmiş, eskiden devrimci demokrat rolünü oynarken şimdi, yani darbe sonrası Türk milliyetçisi kesilmişti. Belli ki oda pek çokları gibi yerini yeni yönetimin sofrasında da tutmanın derdine düşmüştü. Bir gün yine o müşterileri pasaklı halimden dolayı Kürtlerin kokuşmuşluğunu dillerine dolayınca, pek muhterem eskinin devrimcisi otelcimiz gözlerini kısmış, zoraki bir tebessümle onları dinliyordu. Oysa darbeden önce otelin duvarlarını Yılmaz Güney’in fotoğrafları süslüyordu. İşte, darbe gelince bir anda otelcimizin de devrimciliği bitmiş, yerini yıldırım hızıyla Türk milliyetçiliğine terk etmişti.   

Otelden atıldıktan sonra oturmuş bir parkta gün içinde başıma gelenlerin muhakemesini yapıyordum. Hayat garip işte, beni o esnada bir Türk teskin ediyordu. Yaşı benden biraz büyüktü, ama haline baktığımda benden daha bir zavallı görünüyordu. Yine de durumumu öğrendiğinde şu bilgece söyleri sarf etmişti. “İnsan her şey oluyor da bir türlü ‘insan’ olamıyor.”  

İnsanların iyi yaşamayı iyi insan olmanın önüne koymalarını anlamak mümkündür ancak insan olduklarını unutmaları ne kötü… Bir de “Her şey daha iyi insan olmak içindir” derler ya! 

İnsanlar rahat yaşamak için harcadıkları emeğin binde birini iyi insan olmak için harcasalardı insanlık herhalde bu günkü rezil konumda olmazdı. 

İnsanların temel hatası nedir biliyor musunuz?  

İyiye de iyiliğe de kendilerine empoze edildiği üzere birilerin doğruları üzerinden yaklaşmaları. İnsanlar grup halindeyken o birilerin doğrularıyla insan olmaktan uzaklaşıyorlar, yalnız başlarına kaldıklarında ise, o doğruların sentezine varıyor, düşünme fırsatı onlara kendilerinin de insan olduğunu hatırlatıyor ve böylece tekrar insan kimliğine dönüşleri mümkün oluyor. 

Yani demem şu ki; insanlar grup halindeyken birilerin ses verdiği doğrularla hareket ediyor ve yalnız kaldıklarında ise, o grup halinin metapsişik havası dağıldığından, sarhoşun veya baygının kendisine gelmesi gibi onlarda kendilerine geliyor, kendi doğrularıyla hareket etmeye başlıyorlar.  

Tabii insanların insan olduklarını hatırlamaları için onlardan yalnız başlarına kalmalarını bekleyemeyiz; nihayetinde dünyayı dönüştürecek olan güç yalnız insanın iyiliği değildir, iyiliğin çoğunluğa taşınmış örgütlü halidir.  

Yanılmıyorsam Goethe, İngilizler için tek başlarına olduklarında iyi insanlar olduklarını, grup halinde olduklarında ise kötü insanlar olduklarını söylemişti. Fransızlar için ise tam tersini, yani Fransızların tek başlarına olduklarında kötü insanlar olduklarını, grup halinde olduklarında ise iyi insanlar olduklarını…  

Bunun bir topluma münhasır karakteristik bir özellik olabileceğini bilemem, ama kanaatim insanların genelde iyi oldukları yönündedir. İnsanlar bazen yalnızda iyidir, bazen grup halinde de… Sanırım bu genelleme toplumlar hakkında karar vermek için yeterli bir veri değildir.   

İnsanlar genelde nedenleriyle iyi veya kötüdür ve biz onları kötü olmak zorunda bıraktığımız sürece onların kötü olması da bir kaçınılmazdır. Elbette tüm kötülüğe rağmen iyiliği seçenler vardır, ancak iyilik sonsuz olmadığı gibi kötülükte sonsuz değildir. Ki insanlar ya iyiliklerini kötülükleriyle ya da kötülüklerini iyilikleriyle dengeler, çünkü ötesi sosyal denge konusunda bir sapmaya işaret eder ki, sanırım hepimizin kliniklik birer vaka olmamızın nedeni de buradan gelmektedir. 

Evde kötü babanın dışarıda iyi olması veya dışarda kötü babanın evde iyi olması nedeni de buradan kaynaklanmaktadır; zira ne iyiliği kötülükle ne de kötülüğü iyilikle bir muvazene içinde götürmenin koşulu yoktur. Denge ise, takdir edersiniz ki hareketsizlik demektir, yani hareket etmek için bir miktar dengesizlik gerekir ve üzülerek söylemeliyim ki mizan nereye kaçmışsa bu, o yükün o yana bindiği veya kaçtığı anlamına gelir.  

Gerçek şu ki; iş doğru olunca herkesin kendi doğrusu var ve biz doğruları değil, kendi doğrularımızın uyuştuğu insanları görüyoruz, onlara el atıyor, onları yanımızda görmek istiyoruz. İnsan elbette yakınındakini görmeyecek kadar kör olmamalıdır, ama iyiliğin ve iyi insan olmanın sınırı buysa biz zaten körüz. Eğer biz iyiliğimizi yalnızca doğrularımızın uyuştuğu insanlarla paylaşıyorsak, o zaman yalnızca kör değil, aynı zamanda vicdandan da yoksunuz, çünkü adrese teslim iyilik iyilik değildir, yatırımdır.  

Birileri, farklılıklarımızı birbirimizi boğazlamamız için bir neden haline getirebiliyorsa ve bizde onlara uyacak kadar kendimizden geçebiliyorsak, zaten körüz.  

Biliyor musunuz, aslında birbirlerini boğazlayan insanların farklılıkları ile bir arada, kardeşçe yaşamayı başarmış insanların farklılıkları birbirlerine denktir. Sanmayın birlikte kardeşçe yaşayan insanların ırkı, dini, cinsi, nesebi, meşrebi ortaktır, onlarda bizler gibi birbirlerinden farklıdırlar. Bizden tek farkları, o farklılıklarını sorun olarak değil zenginlik olarak almayı başarmış olmalarıdır.  

Ama bizde nerde? Siyaset kurumu farklılıklarımız üzerinden siyasetine gelecek ihdas ediyor. 

Anlayacağınız size bir aidiyet empoze ediyorlar; siz tamda kendinizi o aidiyet içinde güvende hissedeceğiniz esnada kendinizi başka bir aidiyete çemkiriyor buluyorsunuz. “Uyan ey insanlık!” diyecek durumda değilim. Kardeşim bile benimle birlikte değil; eşim oldum olası bana karşı oldu, çocuğum ise eskiden ihtiyaç durumunda kapımı tıklatırdı, şimdi büyüdü, ihtiyacı kalmadı, onu da yapmaz oldu.  

Oysa biliyor musunuz; hepimizin ihtiyacı, bizi birbirimize bağlayan, bizi biz yapan, şu her ihtiyaç duyduğumuzda adını yücelttiğimiz ve işimizi gördükten sonra unuttuğumuz, birileri bize doğru iterken bile elimizin tersiyle geri çevirdiğimiz; hatta yer yer “O kadar iyiyse sen al” dediğimiz insanlıktır. 

1 Yorum

  1. Hangi cümlenizi notlarımın arasına alayım derken, hiçbirini bir diğerinden ayıramadığım ve yazının tamamını not aldığım, müthiş bir yazı daha…

    Emeğinize – kaleminize sağlık…

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz