Türkiye’de Tekçi Zihniyet Karakter Erozyonu Yaratıyor

0
Latest posts by İbrahim Yersiz (see all)

Türkiye’de devlet doğmalarının olduğu ve toplumun o minvalde maniple edilmeye çalışıldığı bir toplum mühendisliği garabeti var. 

Türkiye’de her şeyden önce dokunulmaz olan insan, adalet, hak veya hukuk değil, devlettir ve tüm bu saydıklarım değerler bu doğmaları olan devletin inşasında birer araç olarak görülmektedir. O nedenle örneğin eğittim sistemi pek çok burjuvazinin ekonomi de başat aktör olduğu devletlerin sisteme kalifiye eleman yetiştirmesi modeline karşın Türkiye’de eğitim sistemi öncelliğini devletin doğmalarına hizmet edecek şekilde yetiştirmeye hasretmiş, ekonomide model yatırımcılara değil, bu şekilde yetişmiş kafalara gerekli fırsatları sunmayı kendisine görev edinmiştir.  

Bir devlettin anayasası o devletin bileşim harcı, hak ve hukuk modelinde toplumsal yapının ortak amentüsüdür; dolayısıyla ilk maddelerinin ifadesi ne şekilde ise, o toplumun karakter yapısı genelde o şekildedir. Bu, pratikte reel olan ve o toplum için gerekli olan temel şarttır.  

Ancak Türkiye’de anayasal model bu şekilde değildir, daha doğrusu anayasanın merkezinde toplum yok, devletin kendisi vardır ve kuruluş felsefesini ne şekilde belirlemiş ise toplumu da o modelle uydurmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla devlet bireyi bu modele göre hazırlamaya çalışırken onu kendisi olmaktan çıkarmakta, onu doğmalarını sahiplenecek bir modele göre hazırlama yoluna gitmektedir.  

Özgür iradesi bir doğmaya göre maniple edilmeye çalışan birey ise yaratıcı yeteneğini kaybetmekte, her şeyini o doğmaların onayına göre şekillendirme yoluna gitmektedir. Çünkü karakterinin takdir görmesi şansı o doğmaları ne düzeyde sahiplendiğine göre şekillendiği gibi, geleceğini teminat altına alması koşulu da oradan geçmektedir. 

Karakterin hür bir iradeye veya insan merkezli değerlere göre yapılanması temel tercihtir, insan camiası içinde evrensel düzeyde takdir gören temel karakter yapısı budur ve evrensel anayasalar genelde bu değer modele göre ifade geliştirmektedir, çünkü tersi, değer yargılarından yoksun, karakteri bozuk, kişiliği silik, tutumunu güç merkezlerine göre değiştirmeye hazır, ilkesiz davranış modellerinin ortaya çıkmasına neden olmaktadır.   

Bildiğiniz gibi Türkiye’nin anayasasındaki ilk dört madde (niye anayasada olması gerekiyorsa) tekçiliği vurgulayan; vatan, dil, bayrak… şeklinde devletin temel doğmalarını ifade eden maddelerdir. Devlet tüm kurumlarını bu dört temel doğmaya göre şekillendirmiş, eğittim sisteminden, ekonomik modeline kadar her konuda başarıyı bu dört temel maddeye göre ödüllendirme -veya cezalandırma- yoluna gitmiştir. Ödül ve ceza bu temelde ön plana çıkınca yaratıcı zekâ da kendisini evrensel değerlere göre değil, bu doğmaların takdirine göre kanıtlama yoluna gitmeyi seçmiştir. Artık Türkiye’de bir başarının takdiri, başarılı olanın bu doğmaları ne düzeyde takdir ettiğine göre kabul görmekte, kişi ancak bu şekilde hak ettiği sitayişlere mazhar olma şansını elde etmektedir.  

Bu nedenle; örneğin Orhan Pamuk, edebiyat alanında Nobel Ödülü alırken, yalnızca bu temel doğmalara iştirak etmediği için ülkesinde gerekli ilgiyi görmemiş, ülkesine olan bağlılığı bu doğmalar temelinde şiddetli tenkit ve kritiklerle karşılaşmıştır. Öte yanda edebiyat, sanat veya siyasetle bir ilgisi olmayan Prof. Dr. Aziz Sancer ise, aynı ödülü halkın pek de ilgisiz olduğu kimya alanında almasına rağmen yalnızca bu doğmaları takdir ettiği için devlet ricali tarafından kabul görmüş ve resmi törenlerle karşılanarak başarısı değil, bu doğmalara olan bağlılığı övgülere mazhar olmasını sağlamıştır. 

Oysa bir zamanlar De Gaulle’nin Sartre için; “o Fransa’dır” dediği gibi, Orhan Pamuk’ta doğmaların olmadığı yeni Türkiye’nin modern yüzüydü, dışarda devlettin doğmalarını değil, doğmaları olmayan, özgürlüğe hasret bir Türkiye’yi ifade etmişti. Evet, bu ifadeleri yüzünden içerde “vatan haini” sloganlarıyla yuhalanan Orhan Pamuk, bu doğmalardan vaz geçilmesi ve bu halkın bu devlet tarafından serbest bırakılması özlemini dile getirmişti. Ama biliyoruz bu devletin özgür iradeye tahammülü yoktur, özgür irade dedikleri bu doğmalara bir bağlılık göstermiyorsa (oda nasıl bir özgürlükse) bu ülkede yerinin olmadığı ve ona reva görülenin ya dış sürgün ya da cezaevi olduğudur. Bugün Türkiye’de konumu Sartre’nin durumuna en yakın olan kişi Ahmet Altan’dır, kendisi böyle bir şeyi ifade etmese de Türkiye’nin Sartre’si aslında odur, çünkü cezaevine düşme pahasına Türkiye halkının gerçek özgürlük özlemini o ifade etmektedir. Ancak De Gaulle, Fransa’da Sartre’yi geleceğin özgürlükçü Fransa’sı şahsında selamlayıp baş tacı ederken, Erdoğan’ın yaptığı Ahmet Altan’ı içeri attırmak olmuştur. Ve dünya biliyor ya, bu hamle Erdoğan’ı küçültürken Ahmet Altan’ı büyütmüştür. 

Bu doğmaların yarattığı diğer bir kişilik erozyonu ise, iktidar olanı muktedir yapması, muktedir olanın geçmişi unutması, kendisine yapılanlara karşılık verirken karşılık verdikleri kişilerin muktedir kimliklerini almasıdır. Yani iktidar el değiştirdikçe mağdurun zalim olması, zalimin mağdur olması, bunca acı hiç yaşanmamış gibi geçmiş unutularak sopanın devamlı suretle el değiştirmesi ve sopa el değiştirdikçe sopayı yiyenin mazlum edebiyatı yapmasıdır. Oysa eğer sopa el değiştiriyorsa ve o sopanın hikmeti hiç değişmiyorsa ortada bir mağdur yoktur, sopa atma sırasını bekleyen zalim vardır.  

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz