Vicdanı olanlara soruyorum: 14 yaşındaki bu çocuk nasıl terör örgütü üyesi olur?

0

DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Yeneroğlu, sosyal medya hesabından silahlı terör örgütü üyeliğinden 7 yıl 15 ay hapis cezası alan Mustafa Enis Durak hakkında yazdı.

“12.09.2000 doğumlu Mustafa Enis’in ilk ‘terör eylemi’ 11,5 yaşında telefonla aranması, son ‘terör eylemi’ 14 yaşında sohbete katılarak Kuran okuyup namaz kılmak oldu. O tarihlerde Tayyip Bey meydanlarda ‘Ne istediler de vermedik?’ diye haykırıyordu. Vicdanlı olun! Adil olun!” diyen Mustafa Yeneroğlu, şunları ifade etti:

“Fotoğraftaki bu çocuk henüz ceza ehliyetinin dahi olmadığı 11.5 yaşı ile 14 yaşındayken gerçekleşen ve suç teşkil etmeyen eylemleri sebebi ile silahlı terör örgütü üyeliğinden 7 yıl 15 ay hapis cezası (!) aldığını yazmıştım. Bu fotoğrafa bakıp yazdıklarımı okuyun lütfen.

Cezaevine girmeden önce annesine veda eden Mustafa Enis’in fotoğrafı içimi burktu. Dosyasını inceledim. Kahredici bir vicdansızlık… Genç yaşta hayatı çalınmış. 14 yaşında birkaç kere telefonla aranmış, Kuran okumuş, namaz kılmış, sohbette görülmüş… Cezası 7 yıl 15 ay.

Bu çocuk dosya içeriğine göre 12 ile 14 yaşında ankesörlü telefondan arandığı ve bir tanık ifadesinde sohbete katıldığı iddia ediliyor. Ne arayanın kimliği ve aramanın içeriği tespit edilmiş ne de katıldığı sohbette örgütsel bir faaliyeti.

İçerikleri ve arayanları tespit edilemeyen ankesörlü telefon aramaların, örgütsel faaliyete yönelik olduğuna ilişkin kabul, Yargıtay’ın yerleşmiş içtihatlarında belirlediği süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk kriterlerini sağlamaktan uzaktır.

2012-2014 tarihinde katıldığı sohbetin silahlı bir terör örgütünün toplantısı olduğuna dair en ufak bir işaret ve iddianın olmadığı, ders çalışma, namaz kılma ve Kuran okumaktan ibaret eylemleri dışında örgütsel faaliyeti tespit edilemeyen bir kişi, bu fiilinden suçlanamaz.

Miili Güvenlik Kurulu’nun dahi ilk kez darbe teşebbüsünden 50 gün önce 26 Mayıs 2016 tarihinde terör örgütü olarak kabul ettiği bir örgütün sohbetine 2014 yılında henüz 14 yaşındayken katıldığı iddia edilen Mustafa Enis hakkında verilen bu cezanın adaletle alakası yoktur.

Devlet kurumlarında örgüt hakkında terör örgütü olduğu yönünde bir tespit ve değerlendirme yapılmadığı ve faaliyetlerinin yasaklanmadığı dönemlerde, 14 yaşındaki bir gencin geleceği öngörerek hareket etmesini beklemek akla, vicdana ve hukuka aykırıdır.

FETÖ yargılamalarında suçun oluşmasının zorunlu gereği olan kast şartının, yani kişinin terör örgütüne bilerek ve isteyerek mensup olduğunun ispatı şartını gözardı ettiği için bu kararlar çıkıyor. Vicdanı olanlara soruyorum: 14 yaşındaki bu çocuk nasıl terör örgütü üyesi olur?

2012 – 2014 yıllarında 12-14 yaş arasında olan bir çocuğun ankesörlü telefonla aranması onu (bırakın terörü) nasıl örgüt mensubu yapar? Sadece Kuran okunan ve namaz kılınan bir sohbet programının suç unsuru kabul edilerek 14 yaşındaki çocuğun terörist ilan edilmesi nasıl olur?

2 gün önceki mesajımla ilgili bazı yorumlara bakıyorum da,bu kadar mı adaletten ve vicdandan yoksun olunur? Sınavları bu çocuk nu çalmış? Bu çocuk mu darbeye karışmış? Suçun şahsiliği, adil yargılanma gibi hukuk düzeninin temeli olan kavramlar bunları yazanlara o kadar mı uzak?

Ama bu çocuk kaçmışmış, dolayısıyla suçluymuş…? Suç olmamasına rağmen hayatını cehenneme çeviren bu adaletsiz yargı sisteminden kendini korumak için kaçmasında ne yapsın? Suç onun kaçması değil, onu çaresizliğe iten bu cadı avı!

Utanması gereken o çocuk değil! Utanması gerekenler bu kararları veren yargıçlar, sözde gazeteci olan vicdan yoksunu güçperest cellatlar ve onlara alkış tutan linç güruhu. Bu çocuğun ekonomik çaresizlikten kaçan gençlerden tek farkı daha fazla zalimliğe maruz kalmış olması!”

KHK Mağduriyetleri Eylem Planı

Meclis’te basın toplantısı düzenleyen Yeneroğlu, şu açıklamaları yaptı: “Malumunuz 17 Mayıs Salı günü kamuoyu ile paylaştığımız ‘KHK Mağduriyetleri Eylem Planı’mızın başta KHK mağduriyetleri yaşayan vatandaşlarımız olmak üzere adalet arayan tüm insanlarımız için hayırlara vesile olmasını diliyorum. FETÖ tarafından gerçekleştirilen darbe teşebbüsü sonrasında ilan edilen olağanüstü hâlin üç temel amacı vardı. Demokrasimizin korunması, hukuk devleti ilkesinin korunması ve vatandaşlarımızın hak ve özgürlüklerinin korunması. Fakat, ülkemizde OHAL ve darbenin ardından geçen 6 yıl, bırakın bu evrensel değerlerin korunmasını; maalesef hukuku ayak bağı olarak gören iktidar tarafından hukuksuzluğun sıradan hale getirildiği bir dönem olmuştur.  Bugün Türkiye’de en temel haklar dahi yok sayılmaktadır. Kötü muamele sıradan hale gelmiş; işkence yaygınlaşmış, zorla insan kaçırmalar artık dikkat çekmez bile olmuştur. Ülkeyi adaletle değil, ancak hukuku yok sayarak yönetebileceklerine inanan iktidar tarafından, yaşanan mağduriyetler görülmez hale gelmiştir. Bu nedenle hazırladığımız eylem planı, KHK’lıların yaşadığı mağduriyetlerin çözümü noktasında bir mihenk taşı olacaktır.

20 Temmuz 2016’da ilan edilen olağanüstü halin ardından, alınan tedbirlerden biri de OHAL KHK’sının ekli listelerinde yer alan kişilerin kamu görevinden ihraç edilmesi olmuştur.  Ancak bu ihraçlarda, 15 Temmuz darbe teşebbüsü, FETÖ veya devlet içerisinde mahrem bir biçimde yapılanmış ve suç işleyen paralel devlet yapılanması ile hiçbir ilgisi bulunmayan ve ceza hukuku ya da idare hukuku bağlamında hukuka aykırı eylemde bulunmayan kişiler ihraç edilmiştir. Eylem Planımızda açıkça vurguladığımız gibi, OHAL KHK’ları ile gerçekleştirilen ihraçlar, idari ya da yargısal bir muhakeme sürecine dayanmamaktadır. Kararlar alınırken ilgili kişilerin savunma haklarını kullanması mümkün olmamıştır. Şüphesiz, darbe teşebbüsünün ortaya çıkardığı durumun vahameti ve acil eylem gerektirmesi, karar alma süreçlerinin hızlandırılmasında etkili olmuştur. Ancak, on binlerce kişiyi konu alan KHK’ların; yeterli araştırma yapılmadan, çok hızlı bir şekilde çıkarılması haksız kararları ve büyük mağduriyetleri de beraberinde getirmiştir. İlk ihraçların üzerinden 16 ay geçtikten sonra ancak kurulan OHAL Komisyonu’nun etkisizliği ve iş yükünün ağırlığı ortadadır. 2 yıllığına kurulan komisyon, olağanüstü halin kalkmasının üzerinden üç yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen halen başvuruları sonuçlandırılmamıştır. KHK’larda yer alan irtibat ve iltisak kavramları ise hukukumuzda yeri olmayan çok genel ve belirsiz kavramlardır.

İhraç gerekçelerinin büyük bir kısmı, tamamıyla yasal faaliyetlerden oluşmaktadır. Örneğin, yasalara uygun faaliyet gösteren bir sendika ya da dernek üyeliğinin kamu görevinden çıkarma kararında dayanak alınması hukuki belirlilik ve öngörülebilirliğe aykırıdır. Kamuoyunda ‘Barış Akademisyenleri’ olarak bilinen, ‘Barış İçin Akademisyenler’ metnine imza attıkları için ihraç edilen kişiler de benzer şekilde yasal eylemleri dolayısıyla kamu görevinden ihraç edilmişlerdir. Oysa Anayasa Mahkemesi, akademisyenlerin söz konusu bildiri nedeniyle cezalandırılmalarını ifade özgürlüğünün ihlali olarak değerlendirmiştir. Mahkeme ayrıca akademisyenlerin güçlü nedenler olmadan cezalandırılamamaları gerektiğini de ifade etmiştir. Buna rağmen OHAL Komisyonu’na yapılan başvurularda, ret kararları verilerek akademisyenler hukuka uygun eylemleri dolayısıyla haksız bir şekilde mesleklerine geri döndürülmemektedirler.

Bu süreçte, terör örgütü üyeliği ile ilgili soruşturma sayıları korkunç boyutlara ulaşmıştır. Adalet Bakanlığı’nın resmi istatistiklerine göre 2016 – 2020 yılları arasında terör örgütü üyeliği suçlamalarıyla ilgili 1 milyon 576 bin soruşturma açılmıştır. 2021 rakamları bu rakamlara dahil edilse kuvvetle muhtemel bu sayı 1 milyon 700 binin çok üzerinde olacaktır…İnsanlar yasal bankada parası olmak, yasal sendikaya üye olmak, milli eğitime bağlı olmak gibi akıl almaz suçlamalarla karşı karşıya kalmıştır. Söz konusu sayıların bu kadar yüksek olmasının, soruşturmaların suç işleme kastı olmayan, örgütün nihai hedeflerinden bihaber olan masum kişilere kadar sirayet etmiş olmasından kaynaklandığı da çok açıktır. Arkasında siyasi destek olan için ‘milat var’ deyip, fakir fukarayı sudan sebeplerle cezaevlerinde süründüren bir anlayış asla adil değildir.

Darbe teşebbüsü öncesi bu yapının görünen yüzüne ve toplumsal ve dini faaliyetlerine dini saiklerle katılan kişilerin örgütün ‘silahlı bir terör örgütü olduğunu bildiğini varsayılarak’ cezalandırılması ise suçun manevi unsurunun tamamıyla göz ardı edildiğini ortaya koymaktadır…Bir kişinin silahlı terör örgütü üyeliğinden yargılanabilmesi için söz konusu örgütün o isnat edilen vasfı bilinci içinde örgütten olduğunun kesinkes, yani şüphe götürmeksizin ortaya çıkarılıp ispat edilmesi gerekiyor. Yakıştırma ve varsayımlarla ceza yargılaması olmaz…Tüm bu nedenler birlikte değerlendirildiğinde, FETÖ’nün silahlı terör örgütü niteliğini bilmeyen, silahlı terör örgütüne üye olma kastı olmayan, herhangi bir suçun işlenmesine iştirak etmeyen vatandaşlarımızın yaşadıkları mağduriyetlerin giderilmesi elbette şarttır.  Hukuk dışı tüm uygulamalara hukuk devleti ilkesine yakışır bir biçimde son verilmesi ve terör örgütü yargılamalarında hataları telafi etmeyi adaleti ve hukuk devleti anlayışımızın asgari gereği olarak görüyoruz.”

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz