“Yaşlı eller dünyayı mahvedecek bir yanlışlığı tetikler mi?” endişesi yeniden hortladı

0

Bir zamanlar dünyanın en geniş sınırlarına sahip ülkesi diye bilinen bir Sovyetler Birliği vardı. Kısa süre önce ölen Mihail Gorbaçov devlet başkanlığına gelene kadar hep bir ayağı çukurda denilebilecek ihtiyarların yönettiği bir ülkeydi Sovyetler Birliği. Şimdi onun yerinde Rusya Federasyonu bulunuyor.

Vladimir Putin’in başında yer aldığı Rusya.

Sovyetler Birliği 2. Dünya Savaşı’nda elde ettiği ‘süpergüç’ statüsünü korumak için ABD ile delicesine bir silah yarışı içerisindeydi. Sovyet liderler, yarış sebebiyle vatandaşlarından ülke içerisinde huzursuzluk çıkarmamalarını, ekonomik sıkıntılara göğüs germelerini beklemekteydi. Ülkenin zengin olduğu bilinen kaynakları silah üretimi için kullanılmaktaydı.

Özellikle de nükleer silahlar için…

Diğer ‘süpergüç’ olan ABD’nin kaç nükleer füzesi varsa, Sovyetler Birliği ondan bir fazla nükleer füzeye sahip olmayı amaçlıyordu.

Sovyetler Birliği adını taşıyan ülke bugün yoksa bunun en önemli sebebi, ABD’nin zorlamasıyla benimsediği nükleer alandaki yarıştır.

ABD -Batı dünyası-, savaşmadan, silahlanma yarışına zorlayarak, çökertti Sovyetler Birliği’ni…

O yarışın dünyaya bir yararı oldu ama. İki tarafın elinde birbirlerini birkaç kez yok etmeye yarayacak güçte nükleer silah bulunduğu için, ABD ile Sovyetler Birliği -veya her iki ülkenin oluşturduğu güvenlik örgütleri olan NATO ile Varşova Paktı- arasında sıcak savaş çıkmadı.

İki taraf arasındaki rekabete ‘Soğuk Savaş’ ismi verildi; aralarındaki yarış için de ‘dehşet dengesi’ sıfatı kullanıldı.

[ABD’nin ürettiği ilk nükleer füzelerin üzerlerine gönderildiği Hiroşima ve Nagasaki kentlerinde 200 binin üzerinde Japon hayatını kaybetmişti. İşin şakasının olmadığı o dehşetten beri biliniyor. Tarih: Ağustos 1945.]

Uzun yıllar boyunca, birbiri ardına Moskova’da yönetime gelen yaşlı liderlerin, titreyen elleriyle yanlışlıkla nükleer butona basabilecekleri endişesi yaşandı.

Son büyük savaş –2. Dünya Savaşı– sonrasından Berlin Duvarı’nın yıkıldığı 1989 yılına kadar global planda ilkokul çocuklarının bile ezberinde olan ‘nükleer’ sözcüğü, duvarın yıkılıp Avrupa ve Orta Asya’daki bağlı ülkelerin Moskova’yla ipleri koparmaları ve Sovyetler Birliği’nin çözülüp tarihe karışması sonrasında gündemden düşmüştü.

‘Nükleer’ sözcüğünün yeniden kullanıma girdiği günlerde yaşıyoruz.

Elinde Sovyet döneminden kalma nükleer silahlar bulunan Rusya’dan onların kullanılabileceği yolunda tehditler yükseliyor.

Önce dışişleri bakanı Sergey Lavrov birkaç kez o tehdidi ima etti.

Fazla aldıran olmadı.

Dün ise, bizzat Putin’in ağzında aynı tehdit yerini aldı.

Batı’nın ülkesine karşı nükleer tehditte bulunduğunu ileri süren ve “Bizim de karşılık verecek çok silahımız var, blöf yapmıyorum” uyarısında bulunan Putin, ülkesinin işgal ettiği bölgelerin ve haklarının ‘güvenliği’ için ‘her imkânı’ kullanacaklarını duyurdu.

“Her imkân” ile kast edilenin ‘nükleer silahlar’ olduğu belli. 

Putin’e cevap iki ağızdan geldi. 

Önce ABD başkanı Joe Biden“Rusya’dan başka hiçbir ülke çatışma istemiyor” dedi ve “Nükleer savaşı kimse kazanamaz, olmamalı” diye ekledi. Ardından NATO genel sekreteri Jens Stoltenberg devreye girdi ve Putin’in kısmi seferberlik ilanını ‘tehlikeli ve sorumsuzca’ bulduğunu söyledikten sonra, “Nükleer savaş yaşanmamalı” da dedi.

NATO olarak Moskova’nın bu yoldaki niyetlerini ciddiye aldıklarını da belirtti Stoltenberg.

‘Dehşet dengesi’ yeniden başını göstermiş oldu böylece.

Ukrayna savaşında işler Putin için iyi gitmiyor. Ukrayna yönetimi Rusya’nın işgal girişimini bir ‘istiklal savaşı’ haline dönüştürmeyi bildi. Yalnız silah altındaki askerler -Ukrayna ordusu- savaşmıyor Rusya’ya karşı, Ukrayna halkı da cephede vuruşuyor.

İşgal altındaki yerlerden Rus ordusu geri çekilmek zorunda kaldı.

Füzeler Rusya sınırları içine de düşmeye başladı.

Moskova’nın Rusça konuşanların çoğunlukta olduğu Ukrayna bölgelerini referanduma zorlayarak Rusya’ya katma projesi devrede. Bu da Putin’in yenilgiyi kolay kabul etmeyeceğini ve savaşı bir başka boyuta taşımaya kararlı olduğunu gösteriyor.

Savaşla ülkesine yeniden Sovyetler Birliği dönemindeki ‘süpergüç’ statüsü kazandırmayı ve o yolla sınırlarını bir kez daha genişletmeyi planlandığı düşünülen Putin, bunu Rus ordusunun zaferleriyle gerçekleştirmeyi umuyordu.

Rus savaş makinasının Ukrayna gibi nispeten küçük bir ülke ordusu karşısında başarısız kaldığı gerçeği ortaya çıktı. Konvansiyonel silahlarının yeterince modern olmadığı anlaşıldı.

Bu tablonun Rusya’dan çekinen ve bu sebeple yanında görünme ihtiyacı duyan eski Sovyet cumhuriyetleri üzerindeki olumsuz etkileri daha şimdiden fark ediliyor.

Ermenistan’ın Azerbaycan’la çıkan sıcak çatışmalarda Moskova’dan istediği yardım cevapsız kaldı.

Kırgızistan ile Tacikistan arasında ölümcül çatışmalar patlak verdi. 

Şangay İşbirliği toplantısında, örgüt üyesi Çin ile Hindistan’ın liderleri, Putin’i savaş politikası yüzünden herkes tarafından duyulacak biçimde alenen eleştirdiler. 

Arkası gelecektir.

Putin nükleer tehdidini ‘tehdit’ olmaktan ileriye götürebilir mi? Şimdi gündemdeki soru bu.

Verilen cevaplardan bundan kuşku duyulduğu anlaşılıyor. Belli ki, Putin’in “Blöf yapmıyorum” demesi bir zaaf ifadesi olarak yorumlanıyor.

Ancak yine de, ülkesinde ipleri elinde tutan bir konumda bulunduğu -diktatör olduğu- için, iktidarını zayıflatacak çapta bir karşı çıkışı savaş tetiklediği takdirde, en çekinilen yola başvurabileceği de herhalde hesap dışı tutulmuyordur.

Dünyamız, Sovyetler Birliği ile ABD, veya NATO ülkeleri ile Varşova Paktı ülkeleri arasında gerilim yaşandığı uzun yıllar boyunca (1945-1989) rahat ve huzur yüzü görmemişti. 

Yeni dönem de huzuru kaçıracak gibi. 

Köşeye sıkıştırıldığı hissine kapıldığı, her şeyi yapabileceği izlenimi veriyor Putin.

Şimdi ABD’nin başında nispeten yaşlı -79 yaşında- bir lider var. Onun titreyen elinin nükleer butona yanlışlıkla basabileceği endişesine kapılmamak elde değil.

Güzelim dünyamız ne hallerde.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz