Aydınlanmanın Hüznü, Yaşama İsteği ya da Akıldan Kaçış! 

0

Biliyorum siyasetle fazla meşgulsünüz, anlatacaklarım muhtemelen sizi pek ilgilendirmeyecektir ama yine de anlatmadan olmaz, çünkü içinde olduğunuz gerçeklik budur ve siyasete olan ilginizin nedeni de aslında bu gerçeklikten gelmektedir.  

“Bu nedir?” diye sorarsanız, bu yaşamın amacıdır. İnsanı amacı ayakta tutmaktadır ve insanı ayakta tutan hayatta da tutmaktadır. 

Tabi siz hayat denince muhtemelen tıbben yaşamayı anlamaktasınız, bu kısmen doğrudur, ancak beden yaşama amacını kaybettiğinde bir zaman sonra hayat tıbben de son bulmaktadır, çünkü amacını kaybeden beden neden veya niçin direneceğini bilmemekte ve bilmediğinden direnmekten vazgeçmekte ve direnmekten vaz geçtiği içinde direnmenin ondan uzak tuttuğu en sıradan hastalıklar bile ona galip bir hale gelmektedir. 

Evet, kısaca sıradan bir insanın güçlü durması ve pek çok hastalığı kendisinden uzak tutması nedeni bir amaca sahip olmasından gelmektedir. 

Aslında buraya kadar bilinen bir şeyi anlattığımı düşünüyorum, bilinmeyen şey bu amacın aklın bir istidadı olmaması ve aklın ona hizmet etmesidir.  

Evet akıl bir şeye hizmet ediyor, adeta hizmetkarı olarak onun kendisine verdiği vazifeyi yerine getirmeye çalışıyor.  

İnsanlar aklın üstünde başka bir şeyin olmadığını ve rotasını aklın kendisine tayin ettiğini düşünme eğilimindedir. Gerçekte bu doğru değildir, akla amacı içgüdüler vermektedir ve içgüdüler ise bir akla göre değil bir isteğe göre devinmektedir.  

Yaşama İsteği! 

Evet içgüdülerin temel istidadı yaşama isteğini var etmesidir ve insana yaşama amacını veren şey de tam olarak budur.  Akıl görünürde her şeye kaim olsa da onun isteği var etmesi konusunda hiçbir fonksiyonu yoktur, tüm fonksiyonu o isteği gerçekleştirme, ona arzulandığı üzere hizmet etme, onu ete-kemiğe büründürme üzerinedir.  

Yani daha basit bir ifadeyle akıl isteği var etme aracı değildir, o isteği gerçekleştirme aracıdır ve o isteğin var olması konusunda hiçbir fonksiyona sahip değildir, o fonksiyonu ona kendisindeki bir töz değil, yaşama içgüdüsü vermektedir, o yalnızca isteği gerçekleştirme konusunda tasarlı bir varlık göstermektedir, çünkü onun varlık amacı isteği var etme değil gerçekleştirme üzerinedir. 

Evet aklın bir istidat olarak evirilmesi ve bugünlere gelmesi nedeni içgüdülerin var ettiği yaşama isteğinin bir neticesidir ve kaldı ki bu evirilme halen devam etmektedir ve görünen o ki bu tamamlanır bir süreçte değildir, çünkü evren mütemadiyen hareket halindedir, hareket hali beraberinde bir kısım değişiklikler getirmektedir ve bu değişikliklerde içgüdüleri direkt etkilediği için bilince -devamlı süratle- yeni çözümler üretme vazifesi vermektedir.   

Dikkatinizi çekmek isterim; bu bir döngü değildir, hatta süreçte değildir, dalgalar halinde gelen bir oluştur ve sınırım onu süreksizlikle ifade etmek daha doğru olabilir, çünkü söz konusu oluş bilindik, sıradan bir düzene bağlı değildir. 

Aydınlanmanın hüznü: 

Esas konuya gelirsek; aydınlanmak neden hüznün nedenidir, onca insan aydınlanma, hayatta veya evrende nelerin döndüğünü anlama konusunda onca çaba gösterirken aydınlanma neden hüznün nedeni olsun? 

Aydınlanmanın olayların farkına varmakla ilgili olduğunu muhtemelen bilmeyeniniz yoktur. Ancak bu aydınlanma öncelikle evreni değil, bilincin olayların kendisindeki amacını çözmeyi ifade etmektedir, yani insana amacı aklın değil, içgüdülerin verdiğine dair bir istidadın farkına varmakla ilgilidir.   

Sanırım sorun da tam olarak burada başlamaktadır, çünkü amacın içgüdülerin bir istidadı olduğunun farkına varan bilinç kendisinin bir amacının olmadığının da farkına varmaktadır. Aynı zamanda bu farka varan bilinç o kontrolü içgüdülerden almaya ve içgüdüleri bir bilince esas yönetmeye, daha yalın bir ifadeyle kontrol etmeye yönelmektedir. Sorun şu ki buraya kadar her şey normal gibi görünmektedir, görünmeyen şey aklın bir amacının olmadığı, içgüdülerin kontrolünü aldığı oranda kendi amacını kaybettiği ve kendi amacını kaybettiği oranda yaratıcı çabasının akamete uğradığı, neye göre yaşayacağını bilse de ona uygun veya ona karşılık gelecek arzusunu kaybettiğidir.  

Yukarıda ifade etmeye çalıştığım gibi, akıl arzuyu var etmiyor, var olan arzuyu gerçekleştirme yönünde tasarlı bir çaba gösteriyor, o arzuyu ona kendisi değil içgüdüler veriyor ve içgüdülerde o arzuyu yaşama saikinden alıyor. Yani aslında aklı harekete yaşama saiki getiriyor, akıl yalnızca o saike esas tasarlı bir varlık gösteriyor, yani içgüdülerden o saiki aldığınızda aklın bir şeyleri var etmesi amacı da ortadan kayboluyor.  

Burada değinmeye çalıştığım şey ise aklın bu içgüdülerin bilincine varması ve arzuyu akla göre ikame etmeye yönelirken içgüdülerin ona verdiği şevki yakalayamaması ve o sebeple bir hüzne gark olmasıyla ilgilidir. Bilincin hüznü dediğimiz şey buradan gelmektedir, çünkü bilinç kendisinin veya amacının farkında olsa da bu içgüdülerin ona sağladığı bir amaçtan gelmektedir, yoksa bilincin kendi amacını var etmesi konusunda hiçbir fonksiyonu yoktur. 

Anlaşılmayan şey belki de budur; bilinç duyuları kullansa da kendisi bir duyu değildir, yani duyulardan bağımsız içlenmesi veya acı duyması olası değildir ve takdir edersiniz ki acı duymayan bir şeyin iyi veya kötü bir şeyden zevk, acı veya haz duyması da olası değildir, dolayısıyla zevk veya haz duyusu olmayan bir şeyin kendi amacını var etmesi, onu gerçekleştirme konusunda istek veya heyecan duyması da olası değildir. 

Farkındasınızdır, bilim insanları sık sık bir gün yapma beyinlerin, yani basit anlamda robotların belirli bir bilince erdikten sonra insanlardan kontrolü alabileceğini ve doğaya zararlı bir tür olarak insan türünü yok etmeye yöneleceğini veya yönelebileceğini söylemektedirler. Bu mümkündür ama bunun gerçekleşmesi içinde o robotların insandaki o duyulara ulaşması, yani yaşama saikine tutunması, o saikle yaşaması ve o saike uygun hareket etmesiyle mümkün olabilir. Çünkü insana yaşama arzusunu bilinç değil, o saik vermektedir, bilinç baştan sona o saiki gerçekleştirme, ona uygun bir varlık göstermektedir. Dolayısıyla robotların o düzeye gelmeleri için öylesi bir saike sahip olmaları gerekmektedir. Zira yaşama saiki yoksa amaçta olamaz ve amaç yoksa davranışlar üzerinde bir tasarrufta bulunma koşulu da söz konusu olamaz.  

Evet robotlar bir saike, yani yaşama saikine sahip oldukları andan itibaren bu insanlığın sonu anlamına gelebilir, ama diğer yandan şu da unutulmamalıdır, insanlarla benzer bir saike sahip olacak yapma bilincin -robotların- amacı da insanların amacından farkı olmayacaktır ve bu da onlarında insanlar gibi birbirlerini yok etme veya menfaat birliği emelinde bir araya gelmelerini olası hale getirebilir.  

Hep şöyle bir düşünce var; bilinç kendisini harekete getiren yaşama içgüdüsünün farkına vardığı oranda ondan kontrolü almaya yönelecektir. Bu aslında doğru bir belirlemedir, ancak bilincin kendisi saf bir ışık olsa bile bir amaç ikame etmesi, yaşama içgüdüsünün insana verdiği zevki, acıyı veya mutluluğu yakalaması, öyle bir duyguda anlam bulması pek olası görünmemektedir. Aksine bilinç yaşamın amacını sorgulamaya başlar duruma geldiği andan itibaren yaşama heyecanı kaybolmakta, onda haz ve acı birbirinden ayrılamaz duruma gelmektedir.    

Hani her şeyi aklıyla çözen insanlar için “robot gibi insanlar” deriz ya, bu doğru değildir, insan çözüme odaklı olduğu sürece ortada bu temelde bir sorun yoktur, çünkü ona çözüm için neden veren şey hala içgüdüleridir. Tam aksine içgüdülerin devre dışı kaldığı, her şeyin bilince irca edildiği zaman, ya da daha açık bir ifadeyle bilincin her şeyi kontrol ettiği zaman bir robota dönüşme süreci başlamaktadır, çünkü bilincin o acı ve hazları duyma veya duyumsama özelliği yoktur ve bilincin o özelliği olmadığı için bilinç ya robot gibi davranmaktadır ya da onda her şey bir erek veya gerek olmaktan çıkmakta, amaçla birlikte yok olarak normal insanların yaptığı şeyi yapmaktan vaz geçmesine neden olmaktadır. 

İşte, insanın yaşamak için bir amaç araması nedeni buradan gelmektedir, çünkü amaçsızlık yaşama karşılık değildir, ölüme karşılıktır. Bazı insanların çılgınca âşık olacak birini araması da buna benzerdir, çünkü aşık olduğu kişiyle bir araya gelmesi durumunda o kişinin amacını bütünleyeceğini düşünmektedir. Oysa o heyecanı, o hazzı ona bilinç değil, duyguları vermektedir ve aslında aşka koşan insan akıldan kaçmaktadır ki, aklın âşık olduğu görülmemiş veya duyulmamış bir şeydir. 

Size kötü haberim ise şudur; yaşama amacınızı yitirdiğiniz oranda yaşama sakiniz de zayıflar ve yaşama saikiniz zayıfladığı oranda siz yaşama arzunuzu da kaybedersiniz. Yani aslında amaç yaşama arzusunun da direğidir, siz onu kaybettiğinizde her şeyinizi kaybediyorsunuz. Umarım bu yazı size bir insanın neden bir amaç uğrunda ölmeyi göze alabildiğinin izahını da veriyordur. Bu konuda izaha muhtaç gibi görünmektedir, ancak bu yazı uzadığından sanırım onu başka bir yazıya bırakmak daha isabetli olacaktır.  

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz